Skip to content

ALİ MERT: Kavram Karmaşası - Yabancılaşma

7 Aralık 2009, ekleyen Ali Mert

Kişisel arşivin yok olması gibi sorunlar nedeniyle araya bir hayli zaman girse de, Kavram Karmaşası adlı çalışmanın son bölümünü yayınlamaya da sıra geldi. Böylece kitabın bölümlerinin yayını, buraya almayacağımız "Doğaçlama" dışında ve eski haliyle bitti. İleride, yeni hali için yeni bir şeyler de gelir ve yayınlanır belki. İyi okumalar dileyelim her zamanki gibi... 

 

Kavram karmaşası: Yabancılaşma

 

İşbölümü, öteki insan ve parçalanma

 

Kavramın kullanımı o kadar laçkalaştı ki, bir uzay yaratığının yabancılığı bile, yabancı dünyalardan gelmiş olmasıyla değil, “selam dünyalı, ben yabancılaştım” sözleriyle ifade edilebilecek hale geldi. Belki de (ve bir vülgerleştirmenin hoş görülmesi dileğiyle), bu dünyaya “fırlatılmış” olan ve sürekli bir “angst” (kaygı) duyarak yaşayan Heidegger insanı kadar yabancı bir yaratık olduğu söylenebilir uzaylının da.

Öyle ki, yabancılaşma (söylemi) her yerde. Örneğin Avrupa’dan ödüllerle dönen “Uzak” filminin televizyon anonsu yapılırken çok kısa bir ifade tercih ediliyor; “yabancılaşma üzerine bir film”. İnsanlar arasındaki mesafelerin açılmasını, aramıza karlar yağmasını anlatan, uzaklığımızı sorgulayan “Uzak” filmini medyatik kılmak için, elbette “yerinde” bir belirleme olabilir. Ama bu kadar basit mi?

 

Örneğin bireyin bu dünyadaki varoluşunu sorguladığı, yalnızlığını keşfettiği, mutsuz ve de yaralı bilincin harekete geçtiği, özbenliğine dönüp içindeki acıyı hissettiği onlarca sanat eserinde hep onun izleri bulunuyor. Örneğin, Demir Özlü ve Ferit Edgü’ye alışılmıştı ama her yeni çıkan Tuna Kiremitçi romanı da, artık “biraz yabancılaşmayı anlatıyor”.

 

Bu türden sanatsal açılımların yetmediği durumda, daha pratik örneklere geçiliyor; “doğaya yabancılaşmanın önüne geçmek için” hafta sonları trekking yapılıyor. Eskiye, doğaya, çocukluğa vb. dönüş özlemiyle; oyuna, oyalanmaya, koşmaya, dansa, müzikal performansa vb. geçiş egzersizleriyle yaratılabilen küçük adacık ve mutluluklar sayesinde, “modern hayat”ın yabancılaşma yüklü o ağır havasından kurtulmamız sağlanıyor. Hem stres atıyor hem de hayata karşı yabancılaşmamızı aşıyoruz. O, bu şekilde, iktisadi ve sosyolojik yönlerinden çok psikolojik boyutuyla da ele alınabiliyor; hatta, uygun kür uygulandığında, yabancılaşmadan kurtulmak ya da sağaltım mümkün hale geliyor!

 

Varoluşçuluğun “yabancı” imgesiyle yaşanan bulaşıklık da cabası. İnsanların varoluşlarının ayırdına varıp “ben” olması süreciyle, diğer varoluşlar karşısında yabancı kalması süreci arasında gidip gelen bu sorun, “modern insan”ın toplumsal dayanışma, paylaşma ve benzeri “ortak” değerlerden uzaklaşmasını, işine, komşusuna, eşine, çocuğuna ve benzeri tüm yakınlıklarına bile yabancı kalmasını anlatan bir dizi alana uzanabiliyor. Hem “özgür birey”e, hem de yalnızlaşmanın bunalımlı dünyasına açılan bu alanda; intihar imgesinden alkolik devinimlere, bohem yaşamdan “sıradanlığa geri dönüş özlemi”ne uzanan çözüm ya da arayışlarla debelenmek mümkün oluyor. “Sorun”un daha romantik dolayımları ise, insan ilişkilerindeki sevgi ve aşk temelinin giderek geri plana itilmesi, duygusuz bir toplumda yaşamaya başlamamız gibi düşüncelerin araya serpiştirilmesiyle kurulabiliyor. Türkiye’de “80 sonrası film ve romanları” olarak adlandırılan bir dizi eserin, “bireyin keşfi” genel formülasyonu altında, bar kültürü içinde debelenerek sevgi arayan (ama bir türlü bulamayan) bireylerin buhranlarını anlatmaya başlaması, “yabancılaşma” kavrayışının da merkezine oturuyor.

 

Diğer yandan, yalıtlanma ve sınırlanma ilişkilerinin aşılması diye bakıldığında, “insanların atomizasyonu” karşısında toplumsallık vurgusunun geliştirilmesi diye anlaşıldığında, bireyin yüceltilmesi karşısında, dayanışma ve paylaşma duygusunu geliştiren düşüncenin elbette bir önemi bulunuyor. Ama yabancılaşmayı bu “kültürel” alana sıkıştırmak ne kadar doğru; bu soru havada kalıyor.

 

Yabancılaşmanın tedavüldeki anlamları arasında, son olarak bir de “yapılan işin esaslarını yitirmemek”, onlara arada sırada geri dönmek ya da yeniden hatırlamak anlamında bir “yabancılaşmama gereği” ortaya çıkıyor. “Kendi kökenlerine yabancılaşmış” kalıbıyla milliyetçilik kokan bir versiyona da dönüşebiliyor, “gerçekten ne yaptığının farkında mısın” türünden bir soru çerçevesinde uyarıcı olmakla da yetinebiliyor.

 

Yanlış anlamamak lazım; kavramın “günlük kullanımı” diyebileceğimiz bir olgu elbette olacaktır. Ama bunun ağırlıkla insan ilişkilerindeki uzaklaşma, soğuma ve donuklaşmadan kaynaklanan, toplumsal ilişkilerin bugün geldiği noktaya işaret etse de genelde psikolojik çağrışımlı bir yabancılaşma olması, zaman zaman “yanlış kullanım”a da açılıyor. İnsanlar arasına bu uzaklığı koyan “yabancı öğeler”in neler olduğu, varoluş sorunları ötesinde veya onları da koşullayacak şekilde toplumsallığın nasıl kavranabileceği, kâr ve çıkar kavramlarının nerede durduğu, ilişkilerin maddi temelinin nasıl oluşturulduğu gibi sorular bu bakışa katılmadıkça, “yabancılaşmaya yabancılaşmak” diyebileceğimiz bir sonuca doğru ilerleniyor.

 

Her şeyden önce, bugünkü “egemen yabancılaşma söylemi”nde insanın-emekçinin ürettiğine yabancılaşması temelli toplumsal bir sorgulama olmadığı görülüyor. İnsan, neyi, niçin ve nasıl ürettiğini, ürettiğinin sonuçlarına nasıl el konduğunu, kendisinin sadece makinenin bir dişlisi olarak nasıl işlev görür hale getirildiğini anlamadığı sürece, tüm bunlardan hareketle bugünkü geçimi adına geleceğinin nasıl bağlandığını, iradesinin nasıl etkisizleştirildiğini, ilişkilerinin nasıl koparıldığını vb. çözemez hale geliyor.

 

Gerçekler çözülemeyince, görüntü işgali başlıyor. “Modern zamanlar”ın teknolojiyle birlikte en çok anılan “yabancılaşma membaı”, bu çalışmada kendilerini kaçıncı defadır anıyoruz hatırlamıyorum ama, “görüntü dünyası” oluyor. Şiddeti ve ölümü sıradanlaştıran, sevgiyi ve dostluğu yapaylaştıran, savaşı bile canlı yayın konusu haline getiren bir güç, “izleyenler”i nezdinde elbette yüksek dozda bir “yabancılaşma” barındırıyor. Her akşam aşırı doza başvuran geniş bir çoğunluk için, ölümcül olduğu da söylenebilir. Başka bir deyişle, “zaten ölmüş” insanlarla yol almak, kapitalizmin yabancılaşmayı “günlük” kılan işleyiş mantığı oluyor.

 

Diğer yandan, kültürel bir kodlama olarak, insan ilişkileri ve parçalanmışlık öne çıkarken, “görüntüler düzeyi”nde buna dair bir farkındalık yaratmak, görüntüler de genelde parçalı olduğu için pek mümkün görünmüyor. Günümüzde bilincin parçalanmasına dönük en üst düzey katkıyı, görüntü bombardımanın yaptığı söylenebilir. “Okumaktan çok izleyen” bir kitle ya da yığın yaratılmaya çalışıldığı da aşikar. Edilgenleştirici yönüyle insan aklına vurulan bu birinci(l) darbenin ardından, bir ikincisi, izlence pratiğinin kendisinin de, düşünmeye sevk edebilecek tüm unsurlarından arındırılmasıyla vuruluyor.

 

Görüntü demişken; tek bir insanoğlunun yabancılaşmasını, elbette, onun çocuğuna attığı tokatta, parmaklarının uzaktan kumanda cihazının düğmeleri arasında yaptığı kısa yolculuklarda, işyerindeki taşeron temizlikçinin servise alınmamasına kayıtsız kalmasında, sokaktaki tinerci çocuğu görmemek için karşı kaldırıma geçmesinde, herkes okuduğu için belli bir kitabı satın almasında, internette attığı pornografik turda, evine taktırdığı kale gibi kapıda, komşu evde gördüğü şüpheli kitaplar yüzünden yaptığı polis ihbarında, vitrinlere bakarken hemen önündeki dilenciyi fark etmemesinde, evdeki eşine yalan söyleyip metresiyle buluşmasında, otostopçunun yanından geçerken arabasının gazına daha da basmasında, cezaevlerindeki ölüm haberlerini okumaya değer bulmamasında, ilk kazandığı parayı çerçeveletip duvara asmasında vb. “izlemek” mümkündür. Peki ya görmek?

 

Onun için, bu görüntülerin gerçekliği sorgulanmalıdır.

 

Gerçekliği, “ters yönde” çarpıtarak ofsayt görüntü verenler de var. Örneğin, postmodern imparator Jean Baudrillard’a göre; “Uygarlaşmış varlıklar olarak bugün tüm sorunlarımız buradan kaynaklanıyor; aşırı yabancılaşmadan değil, özneler arasındaki maksimum saydamlık uğruna yabancılaşmanın yok olmasından.”

 

Buradan herhalde, iletişim çağının yarattığı olanaklara, sürekli olarak her şeyden haberdar olabilme kapasitemizin artmasına ve benzeri “çağdaş değerler”e ulaşmak mümkün. İnternetten, medyadan vb. o kadar çok enformasyon edinebiliyoruz ki “diğerleri” hakkında; uzaklıklarımız saydamlaşıveriyor ya da birbirimize bir ekran kadar, bir tık kadar yakın hale geliyoruz. Ancak ekran başında enformasyon edinebilme ya da kısa mesaj servisiyle anlaşabilme yeteneğinin kendisinden kaynaklanan “yabancılaşma”, nedense hesaba katılmıyor. Aslında sorunun “üretim” ile olan bağlantısı kurulmadığı sürece hep böyle oluyor.

 

Burası, tartışmayı kısırlaştırmaya da elverişli bir nokta. Zira, teknolojinin “yabancılaşmayı ortadan kaldıracak imkanları geliştirirken daha fazla yabancılaşmaya yol açması” denebilecek kısır döngüyü kendi içinde tartışmak, bir süre sonra münazara havasına dönüşebiliyor. “Teknolojinin özgürleştirici gücü, bizi, şeyleri araçlaştırmaya mı, yoksa insanların araçsallaştırılmasına mı götürüyor” gibi alt-münazara başlıkları da çıkabiliyor. Aslında, teknolojik ilerlemenin karşısına, insanca yakınlığı, dokunma hissini, o eski günlerin doğallığını vb. getirme diyebileceğimiz bir tartışmanın kısırlığı bu. Oysa, hem teknoloji hem de “insanca ilişkilerin varolduğu toplumsal zemin” özel mülkiyet düzenine ait olduğu müddetçe, birini diğerinin karşısına koyup hangisi daha yabancı testi yapmanın anlamı yok. Yabancılığın kaynağını ve kendisini bizzat bu düzende aramak gerekiyor.

Bununla birlikte postmodern analizlerde, yabancılaşma, iktisatla bağlantısını kurduğu noktada, üretimden çok teknolojiye yığılıyor. Ya tekniğin imkanlarından kaçış ütopyalarıyla destekleniyor ya da “yabancılaşma kaçınılmazsa bari iyi kullanalım bu teknolojiyi” denerek umutsuz mühendisler haline geliniyor.

 

Teknoloji gelişip karmaşıklaştıkça, onu oluşturan insan aklının uzmanca bilgisinden daha da uzaklaşan biz “faniler”in, elbette her şeyi, tüm ayrıntılarıyla anlayıp bilmesi gerekmiyor. Asıl önemli olan, söz konusu teknolojik kolaylıkların kârın azamileştirilmesi çerçevesinde insanlığın eşit olarak yararlanamadığı bir ayrıcalık haline dönüştürülmesine, başka bir deyişle insanlığın ortak değeri haline getirilememesine karşı çıkabilmek, ayrıca isteyenin öğrenme-uzmanlaşma merak ve yöneliminin önünü kesmeyecek toplumsal ilişkilerin tesis edilebilmesi için çabalamak... Kapitalizmde teknolojiye dönük bir “yabancılaşma” aranacaksa, teknolojinin günlük kullanımı ve açılan mesafelerden çok asıl bu noktalarda aramak, daha doğrusu bu noktalarla bağlantısını kurmak gerekiyor.

Diğer yandan, kavramın kullanımındaki bu karmaşanın önemli nedenlerinden biri, onun içeriğini “karşılamak” için Türkçe’de tek bir sözcüğe başvurmamız. R. G. Peffer’den öğrendiğimize göre, kavramın Almanca’da, betimleyici ve açıklayıcı yönleriyle birbirinden ayrılan üç karşılığı var: vergegenstândlichung, entâusserung ve entfremdung - “birincisi nitelik bakımından neredeyse tamamen betimleyici, ikincisi öncelikle betimleyici ve ikincil olarak açıklayıcı ve üçüncüsü öncelikle açıklayıcı ve sadece ikincil olarak betimleyici” özelliklere sahip. İngilizce’de bu üç sözcük, ikiye iniyor: alienation ve estrangement - birincisi açıklayıcı, ikincisi betimleyici yönü daha fazla öne çıkan “yabancılaşma”lar. Türkçe’de, en azından “estrangement” karşılığında, betimleyici yönü daha fazla öne çıkacak şekilde “kayıtsızlaşma”yı kullanabilecekken, hepsine birden “yabancılaşma” diyoruz.

 

Aslında Türkçe’de mesele, belki de “gereğinden fazla” sade. Zira yabancılaşma, her niyete yiyebileceğimiz bir muz. Dediğimiz gibi, kavramın günlük kullanımı daha çok kayıtsızlaşma anlamına gelse de, ilişkileri “üretim, doğa ve türsel varlık” bütünlüğünde kuran felsefi yabancılaşma kavramı da, bu bütünlük hiç gözetilmeden, günlük kullanıma geçmiş durumda. Başka bir deyişle, üretim süreciyle, doğayı dönüştürme pratiğiyle ve türsel bir varlık olarak gelişimimizle açıklanan yabancılaşma ile yukarıda sözünü ettiğimiz türden görüntülerin tasvirine dayanan kayıtsızlaşma, eşdeğer hale geliyor.

 

Peffer için, “üretim, doğa ve türsel varlık” denklemini kuran yabancılaşma kavramı, Marx’ın komünist toplum düşüncesinin temelindedir; “Geniş çoğunluk sadece maddi ve entelektüel üretimin nesne ve ürünlerine yabancılaşmamışlar, üretim sürecine, öteki kişilere, doğaya ve kendi benliklerine, yani ‘insan hayatı’na ya da kendi ‘türsel varlıkları’na da yabancılaşmışlardır. Bu yabancılaşma biçimleri, Marx’a göre ancak geniş çoğunluk bu nesnelerin ve kendi hayatlarının denetimini yeniden kazandıkları zaman aşılacaktır. Bu ancak, onlar gerçekten toplumsal varlıklar haline geldikleri zaman mümkündür. Bu da ancak, komünist toplumun yaratılmasıyla mümkün olur.”

 

Açıklayıcı ve betimleyici ayrımının izini takip edersek, Allen Wood’a göre, Marx’ın kavramı “Alman İdeolojisi” adlı eserindeki kullanımı açıklayıcı ağırlığa sahipken, daha sonra giderek betimleyici olmuştur: “Marx’ın daha sonraki yazılarında yabancılaşma artık açıklayıcı değil, tersine, betimleyici ya da teşhis koyucu bir niteliktedir. Marx, yabancılaşma nosyonunu, özellikle modern toplumda yaygın olarak görülen belirli türde bir insani hastalığı veya işlev bozukluğunu saptamak ya da tarif etmek amacıyla kullanıyordu. Bu insani hastalık, ‘doğal olmayan ayrılık’ ya da ‘insanın kendi yarattığı şeyin tahakkümü’ gibi imgeler veya metaforlarla örneklenen çok çeşitli fenomenlerin şu ya da bu şekilde katkıda bulunduğu bir hastalıktır.” Betimleyici kullanıma dair örnekler verildikçe, “kapitalizmde insani olmayan, karmaşık, doğal olmayan ve hayali iştahlar kabartılır, öncelikle de paraya karşı takıntılı bir ihtiyaç kışkırtılır, bunun için bütün tutkular ve her türlü eylemler hırsın karşısında boğulmalıdır” türünden alıntılara da başvurulur.

Ancak burada dikkatten kaçan nokta, ilk eserlerde “yabancılaşma”ya yüklenen açıklayıcı anlamın sonraki eserlerde “meta ve metalaşma” kavramlarına kayması, “yabancılaşma”nın ise daha çok “kayıtsızlaşma” anlamıyla ve hayatımızdaki “fetişler”i gösterecek şekilde betimleyici nitelikte kullanılmaya başlanmasıdır.

 

Bu konu aslında çok daha uzun boylu bir tartışma haline getirilmiştir; Marx’ın düşüncesini dönemlere ayırma, “insanın özü ve yabancılaşma” gibi sorunlarla uğraştığı ilk yıllarını “olgunlaşmamış” halde değerlendirme, sonrasında bir “epistemolojik kopuş”a dikkat çekerek ekonomi politiğin eleştirisi alanında gelişen bilimsel bilgiye, tarih kıtasının bilimsel hale getirilmesine dikkat çekme vb. bir dolu “yapısal” başlığa sahiptir. Marx’ın düşüncesindeki sıçramalarla birlikte, sürekliliği de görmeye çalışanlar ise örneğin “Alman İdeolojisi”ndeki “yabancılaşma” değerlendirmeleriyle, olgun “Kapital”deki “metalaşma” belirlemeleri arasında bir sürekliliği gözetirler. (Kendi adıma bu yaklaşımı daha “açıklayıcı” bulduğumu söyleyebilirim. “Kapital”deki anlatımın açıklayıcılığı ortadayken, ilk yazı ve notların ya da “Grundrisse” gibi sonradan kaleme alınmış kenar notlarının dağınıklığından hareketle “karmaşa” yaratılmasında elbette bir anlam yok, ancak düşüncenin sürekliliğini görmezden gelmenin de bir anlamı yok. Bu “anlamsızlıklar”a kapılmadıkça, insanlar arasındaki yabancılaşmanın üretim ve doğayla bağlarını kuran değerlendirmeleri, ilk yapıttan sonuncuya kadar takip etmek mümkün oluyor).

Tavır ve değerlendirmemizi özetledikten sonra bu tartışmanın dışına çıkarsak; hazır asıl referans noktalarına uzanmaya başlamışken, bir tanım girişimiyle devam edebiliriz. Marksizmde yabancılaşma, Alex Callinicos’un sade tanımına göre; “sahici özne ile onun kendisini gerçekleştirmesini engelleyen mevcut toplumsal ilişkiler arasındaki karşıtlığa işaret ediyor.” Kendini gerçekleştirme kriteri, daha önceki tartışmalarda anlatmaya çalıştığımız gibi, etiğe dair bir alana işaret etse de, toplumsal ilişkiler referansıyla idealist bir zemine çakılıp kalmaktan da kurtuluyor.

 

Marx’ın “1844 Elyazmaları”nda geliştirdiği düşünce ise şöyle: “İşçi ne kadar emek harcarsa, kendisinin yarattığı, onun üstünde ve ona karşı duran nesnelerin yabancı dünyası ne kadar güç kazanırsa, kendisi –iç dünyası- o kadar yoksullaşır, kendisine ait olan şeyler o kadar azalır... İşçinin kendi ürünlerine yabancılaşması, yalnızca emeğinin bir nesne, dışsal bir varlık haline gelmesi değil, aynı zamanda emeğinin kendisinin dışında, ondan bağımsız, ona yabancı bir şey olarak varolması ve kendisinin karşısında başlı başına bir güç haline gelmesi anlamını taşır. İşçinin kendi ürünlerine yabancılaşması, onun bu nesnelere verdiği yaşamın, onun karşısına düşmanca ve yabancı bir şey olarak çıkması anlamını taşır.”

 

İnsanın ürettiğine yabancılaşması, üretilenin meta halini alıp, kendini değişim değeri olarak ifade etmeye başlaması ve kullanım değerinden uzaklaşmasıyla ilintilidir elbette. Aslında meta, değişim değerine dayanan tanımı gereği bir “yabancılık” barındırmaktadır ve piyasaya çıkıp “dolayımlı ilişkiler”in sayısı katlandıkça bu niteliği de boyutlanmaktadır.

Başka bir deyişle, bizzat üretenlerin kullanmasıyla değil de “piyasa”da sahibini bulmak üzere değiştirilmesiyle nitelenen metanın ve ona ulaşmaya dönük fetişçi güdülenmenin, “yabancılaşmanın kökenleri” sorgulamasında birincil bir yeri vardır. Adlandırmanın, “duruma göre” yabancılaşma, metalaşma ya da fetişleşme olarak belirmesi ise, ikincil önemdedir. Öte yandan, bir meta ve fetiş varsa, bunun içinde yabancılaşma da vardır.

“Marx’ın Sosyolojisi” yazarı Henri Lefebvre’nin anlatımıyla; “Fetişleşmiş hale gelen form (para) şu iki özelliği kazanır: şey olarak bağımsızlaşır, gerçek ilişkileri (içeriği) saklar.” Aynı süreç insan emeğinin metalaşmasında da işler: “Kendi öz canlılıkları ile hareket eden, bağımsızlaşan ve insani ilişkilere kendi yasalarını zorla kabul ettiren fetişler, bunu, insanları soyut şey haline indirgeyerek yapabilirler ancak; insanları formlar içine sokarak, formların işleyişinden ibaret kılarak yapabilirler.”

 

Diğer bir husus, “piyasa”, metalarla, metalaşmayla birlikte yabancılaşmanın da arenası olarak değerlendirilebilir. Ötesinde, “piyasa mı, plan mı” tartışmalarının bir uzanımı olarak da görülebilir; piyasanın parçalayıcı-yabancılaştırıcı yapısına karşı, plan bütünü hedeflemektedir. Ve örneğin sosyalizmin, piyasayla yan yana getirilme girişimi, bu yüzden de mümkün değildir.

 

Piyasayı, piyasa anarşisini, parçalılığı, parçalanmış bir olgular yığınını ve parçalı bilinci karşısına alan “bütünlük” vurgusunun; totaliterizmle, ilerlemeci önyargıya dayanan modernist hegemonyayla, despotlukla, akılcı tahakkümle vb. suçlanması, postmoder-nizmle neo-liberal düşüncenin buluşma noktalarındandır. Post-modern düşünce belki de o yüzden yabancılaşmadan çok, onun yokluğuyla, iletişim ve saydamlaşmayla ilgilidir. Bozulmamış bir iletişim arayışının içinden konuştuğunda ise, bazı durumlarda yabancılaşma yerine “parçalanma” tercihini yapmaktadır. İletişimin bölüp ayırdığı dünyaları, öznenin yabancılaşmasından çok öznenin parçalanmasıyla açıklamaktadır.

Son yıllarda, postmodern düşüncenin etkileşim ve iletişim platformunda gelişen “yabancı sorgulaması”nın temelinde ise “öteki” kavramı yer almaktadır. Ancak buradaki öteki, açılan mesafelerin göstergesi değil, yakınlık kurmaya çalıştığımız bir yabancılık anlamındadır. Merkezinde “batılı birey”in durduğu (içe dönük-dışa bakan) bir dünyada; dışa açılma ve aynı zamanda “dışarıdakini anlama” pratiğinin felsefi çerçevesi olarak görülebilir. Üretim ilişkilerinden tekrar uzaklaşılırken, toplumsal ilişkiler cinsiyete, mekansal uzaklığa, ırklara göre değerlendirilmektedir.

 

Batı marksizminin önde gelen düşünürlerinden Terry Eagleton, bu kavramla hafiften dalga geçerken, önce, “yabancılaşmanın yerini ‘öteki’ alırken empati arttı” saptamasını yapmakta, sonra da toplumsal ilişkilerin üretimden kopuk karakterine dikkat çekerek, “kimse kömür madencilerini ‘öteki’ olarak algılamaz” demektedir. Ötekicilerin, işçi sınıfına empati ya da sempati yerine, antipati besledikleri, buna eklenebilir.

Alain Badiou ise “öteki etiği ve söylemi”ne karşı çıkarken, onun düzen-içi(n) karakterini şöyle sergilemektedir: “Farklılıklara saygı elbette! Ama farklı olanın, parlamenter-demokratik, serbest piyasa ekonomi yanlısı, ifade özgürlüğü, feminizm, çevre vb. taraftarı olması koşuluyla” ya da “Benim gibi ol ki farklılığına saygı duyayım”. Ve elbette “ben seni bir şekilde benzetmekteyim”. Badiou genel olarak, “dışa açılma”nın, bunun ötekini anlamak ve insan haklarını geliştirmek söylemiyle haklı gösterilmesi çabasının, emperyalist karakterine dikkat çekmektedir. Onca çokkültürlülük söylemine rağmen, dışarıdaki yabancılar, emperyalist merkezlerin kurallarına uyduğu, yaşam tarzını benimsediği sürece, “öteki”dir...

 

Evet, üretim zemininden yeterince uzaklaştıktan sonra, yine ana konumuza dönebilir ve bu kez merkeze “işbölümü”nü yerleştirebiliriz.

 

Önce bir soru: Zorunlu-işlevli olanın geçici de olması nasıl bir yüktür? Sanırım, çoğu tartışmalı bahiste olduğu gibi, işbölümünü anlamada da soru budur ve bugüne vurup yarını kurmaya çalışanların en önemli soru(n)ları arasındadır.

 

Bugünün biçimleri içerisinde devinerek yarınki biçimi hedeflemek, “devinmek” derken, zorunlu ve işlevsel yönleriyle bugünkü biçimi kabullenmek, “hedeflemek” derken bugünkü biçimi geçersizleştirecek (devirip sönümlendirecek) mücadeleyi sürdürmek; çelişkilerle yüklü bir süreçtir aynı zamanda.

 

Marx’ın “Alman İdeolojisi”nde serimlediği düşünce pek çok yönden sorgulanabilir ama işbölümü ve yabancılaşma planında yaptığı vurgu, mutlaklaştırılmamak kaydıyla bugün de ve sınıflı toplumlar sürdüğü müddetçe geçerlidir. Zaten “sınıflara bölünmenin temelinde, işbölümü yasası bulunur (...) işbölümü ve özel mülkiyet özdeş deyimlerdir.”

 

Başka bir ifadeyle, kafa ve kol emeği arasında gelişen ayrım ve onun büründüğü tarihsel biçimler; işbölümünün, yabancılaşmanın ve sınıfsal eşitsizliklerin temelindedir. Ütopya bahsinde de dokunduğumuz gibi, komünist topluma dair tasavvur, kafa ve kol emeği ayrımının yeniden bütünleştiği ya da ortadan kalktığı yabancılaşmamış emek dünyası “kafakola alınarak” geliştirilebilmektedir.

 

Marx ve Engels’in inşa ettiği düşüncede; üretici güçleri özel ellerde biriktirerek üretimin toplumsal yapısına aykırı biçimde gelişen ve bireylerin yalıtılmasına yol açan ilişkiler, “emeğin öz faaliyete dönüştürülmesi”, “bütün üretici güçlerin birleşmiş bireyler aracılığıyla edinilmesiyle birlikte özel mülkiyetin sona ermesi” gibi hedefler belirlenerek aşılır ve gelecek tasarımında, “bireyler artık işbölümüne tabi değildir” sonucuna varılır.

Marx’ın kendisi, işbölümünün sona ermesinin, kafa ve kol emeği arasındaki ayrımın ortadan kalkmasının komünizm açısından zorunlu olduğunun altını “Gotha ve Erfurt Programı’nın Eleştirisi”nde şöyle çizmiştir: “Komünist toplumun daha yüksek bir evresinde; bireyin işbölümüne ve dolayısıyla kafa ve kol emeği arasındaki antiteze kölece boyun eğişinin ortadan kaldırılmasından sonra, emeğin sadece bir geçim aracı değil hayatın en temel ihtiyacı haline gelmesinden sonra, üretici güçlerin bireyin çok yönlü gelişmesiyle birlikte artmasından ve işbirliğinden kaynaklanan servet pınarlarının daha bol akmasından sonra, ancak o zaman burjuva haklarının dar ufukları bütünüyle aşılabilir ve toplum kendi bayrağının üzerine şunları yazabilir: Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar!”

 

Daha genel ve “betimleyici” düzeyde bakıldığında, işbölümü, işi bölen iradeye teslim olmak, boyun eğmek anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle, işi bölmek, (bütüne dönük) egemenliği tesis etmenin bir biçimidir.

 

Bütünlük arayışı, aşırı tinselleştirildiğinde idealizme varmaktadır. Soyutlama yoksa, bütün de yoktur aslında. Bir o parça vardır, bir bu parça, bir de diğeri. Parçaların bıraktığı izlenimin ötesini/ötesinde düşünmek, soyutlamaktır. Yeniden maddileştikten sonra, gerçekten bütün bir dünyaya kavuştuktan sonra, insanın çok yönlü, yaratıcı bütünlüğünden söz etmek mümkün hale gelebilecektir.

 

Amiyane ifadeyle “böl ve yönet”, sömürücü sınıf ideolojilerinin ortak paydası olarak görülebilir. İnsanın yaptığı işle birlikte aklını, çalışma zamanıyla birlikte boş zamanını, derinleşebileceği alanlarla birlikte yüzeysel meraklarını, zamanıyla birlikte mekanını, algıladığı seslerle birlikte görüntüleri, nesnel bakışıyla birlikte öznel duruşunu böldükçe, sömürü koşulları daha da “görünmez”, o halde daha “uzmanca” hale gelir.

Bütünlük, elbette mutlak olarak kavranmamalıdır. Bütünün bilgisi, mutlaklaştırıldığında, erişilemezdir. Öte yandan, kedi olmadığımıza göre, erişemeyeceğimiz ciğere illa mundar dememiz gerekmemektedir. Aksi, yaşadığımız dönemin gerçekliğine dair mümkün olduğunca bütünlüklü bir bakış edinme çabamızın önündeki engellerden biri olarak işbölümünün ya da kasabın işine gelir.

 

İşleri parçalayıp dağıtmak, her zaman parçalanmış her bir iş birimine dönük derinlemesine ya da uzmanca bilginin biriktirilmesi sonucu doğurmayabilir. Örneğin şizofreni böyledir; kişilikteki parçalanma, bütünün fotoğrafına ulaşmayı engellediği kadar derine inilmesinin önündeki engeldir. (O yüzden kapitalizm işbölümünü şizofrence değil de taylorist bir planda geliştirmeyi denemiştir! Ancak bu, üretimin sonuçlarının anarşi doğurmasını engellememiştir.)

 

(Adorno’ya göre) İlk işbölümü, öznenin nesneden ayrılması ve doğa üzerinde ilk tahakkümün kurulmasıdır. Doğayı dönüştürürken kendini de değiştiren insanın yarattığı kültür, yaparken yıkma ve yıkarken yapma edimi olarak da görülebilir. İlişki doğadan topluma sıçrayınca, diyalektik, yeni çelişkiler üretir: Yapıcıların bir bölümü efendi-sahiplere dönüştükçe, diğer bölümü köleleşir ve yıkıcılık potansiyelini farklı bir bağlamda biriktirir-hayata geçirir.

 

İnsanın doğayla imtihanına geri dönersek, insan ne kadar tahakküm kurarsa kursun tekil birey üzerinde sonuç bellidir; “ölüm, doğanın kültür (ve insan) karşısındaki nihai zaferinin ifadesidir”.

 

Mücadele cephesinden bakıldığında kimi zorunlulukların bilincine varılması, o zorunlulukları “yerine getirme” edimiyle birlikte değerlendirilmelidir. Örneğin, kapitalist düzene karşı verilecek mücadelenin araçlarını geliştirirken, işbölümü kaçınılmaz ya da zorunlu hale gelmektedir. Burada bütünlük, araç-amaç diyalektiğinde ve onu güncel bağlamda dahi üretebilecek mücadele kültürünün besleyici gücündedir.

 

“Uzmanca ilgi ve bilgilerin birlikteliğinden doğacak yepyeni bir gücün örgütlenmesi” diye bakıldığında nasıl da pozitif bir içerik kazanabilmektedir işbölümü. “Parçalanmış insan aklının sürüklenip gitmesi” diye anlaşıldığında ise sanki tüm negatif değerler onun içinde birikmiştir. (Sözcüklere yüklenen anlamlarla duruma göre “kıvırtabilmek”, onların gerektiğinde pozitif, gerektiğinde negatif anlamda tınlamasını sağlamak görevi de, işbölümü gereği edebiyatçılara ve demagoglara verilmiştir!)

 

Bütünün bilgisine giden temel alanlardan biri, üretim ve yeniden üretimdir. Bölünmeyle birlikte onun başladığı-çıktığı yerin de bilinmesi, “durumun farkında” olmak açısından önemlidir. Ancak “durumun farkında” olmak yeterli midir, belli değildir...

 

Üretim, temelde, insan hayatının - emek gücünün yeniden üretimi için gerekenlerin üretimidir ama bu temel, durağan değildir ve üretimin teknoloji yoğunluğuyla birlikte gösterdiği gelişim sonucu “gereklilikler” de sürekli gelişebilmektedir. Üretim bir yandan bu gerekliliklerin ortaya konması için bölünmekte, ama bölündükçe üretime dair bu temel bilginin de gözden kaybolması süreci işlemektedir.

 

Başka bir açıdan bakıldığında, üretimin yapısı karmaşıklaştıkça üretenlerin her birinin üretime hakim olması, karar süreçlerine katılması ve benzeri giderek güçleşmektedir. Burada “bütünün bilgisi” ve “üretim sürecinde demokrasi” gibi, ilk bakışta çok olumlu tınlayan değerlerin kimi sınırları belirmektedir. Üretenler için “bütün”, en üst düzeyde, bir toplumsal ilişkiler silsilesi olarak kapitalizmin kendisi olarak anlaşılmalı, eğitim, karar ve demokrasi, ağırlıklı olarak bu bütünün devrimci bir dönüşüme uğratılmasına, yani mücadeleye odaklanmalıdır.

 

Üretme pratiği içinde çalışma saatlerinin ve onun ötesinde toplumsal hayatın örgütlenmesi diye bakıldığında, işbölümünün “görünen hali”, meslekler olmaktadır. Mesleklerin, oluşumları ve tarihleriyle birlikte kavranması gereken kimi yönleri elbette vardır. Kölelikten ve serflikten gelerek “özgürleşen” ancak önce lonca ve kast gibi düzenlerle, sonrasında daha “esnek” de olsa temelde kafa ve kol diye bölmelere ayrılan, “esneklik” arttıkça, pazar büyüdükçe, insan küçüldükçe, kafasıyla da, koluyla da bin bir parçaya bölünebilen bir “özgür emekçi” düzenidir bu. Uzmanlaşma ve artan mesleki bölümlenmeler sayesinde bir “gelişme” varmış gibi gözükse de, birikim paylaşılmadığı sürece, üretenle yöneten arasındaki mesafe açıldığı müddetçe, üretilenlerin sonucuna dair gelişebilecek bilinç paralize edildikçe, bu gelişmenin aynı zamanda bir “gerileme” olarak işlediği bir diyalektikten söz edilebilir. Kapitalist üretim tarzının, üretim güçleriyle birlikte proletaryanın tutsaklığını artıran gelişimi, böylesi bir gerilim ve gerilemedir.

 

Meslekler demişken, uzmanlığı ve uzmanlaşmayı yücelten eğilimlere karşı, biraz “nihilizm” de kokan esprili bir yanıtı, “Aşk İçin Yeterince Zaman” adlı eserinde Robert Heinlein şöyle vermektedir: “Bir insan, bebeğinin altını değiştirip bir saldırı planlayabilir, bir domuzu doğrayıp bir gemiyi idare edebilir, bir binanın tasarımını gerçekleştirip bir sone yazabilir, muhasebe işlerini bitirip bir duvar inşa edebilir, sıkı bir tartışmaya girip ölüm döşeğindeki birini teskin edebilir, sipariş alıp verebilir, başkalarıyla birlikte hareket edip yalnız davranabilir, denklem çözüp yeni bir problemi analiz edebilir, gübre ekip bir bilgisayar programı yazabilir, leziz bir yemek pişirip sıkı bir kavgaya tutuşabilir, kahramanca ölebilir... Uzmanlık, böcekler içindir.”

 

Öte yandan kapitalizm, (yarattığı yedek işgücü ordusuyla birlikte) insanları “yerleştirme” ya da donuklaştırma anlamında, orta sınıflar için, “başarılı” bir sistem olarak değerlendirilebilir. Toplumsal anlamda sürekli çelişkilerle ve zaman zaman krizlerle devinse de, işbölümü itibariyle “taşları yerine oturtabilmekte” ve belki de daha önemlisi o yerde tutabilmektedir... “Bir baltaya sap olmak” ile “itibarlı bir meslek sahibi olmak” gibi değerler arasında sıkıştırılan, vasıflı vasıfsız binlerce parçaya bölünen, işsizlik derdini sürekli üzerinde hissederek “ne iş olsa yaparım” diye savrulan milyonlarca insan, farklı ot türleri olarak kapitalizm bahçesine ekilmektedir.

 

Ancak kapitalizm, “yerleştirme” anlamındaki, insanları balta sapı olarak kullanmadaki başarısını; yoksulları dışlama, okumuşları “boşlukta bırakma” anlamında da göstermektedir. Kapitalizmin belli bir çağı ve coğrafyasındaki “işbölümü tanımları” çerçevesinde “yerleşme” sorunu yaşayanlara, “elbet bir gün” altın bilezikler biriktirip küplerini doldurabilecekleri umudu vermeyi başardığı sürece, onları asgari ücretle vasıfsız işçi olarak çalıştırmakta ya da işsiz olarak yedekte tutmakta bir sorun yaşamamaktadır. Bu da, aslında, işbölümünün bir gereği ve marksistlerin ona karşı çıkmasının bir diğer nedenidir.

 

“Boşlukta bırakma” demişken, mesleki açıdan daha “tanımsız” bir alanda tahsil gören “vasıflı” kimi işçilerin, “işbölümü”yle ilgili başka bir dertleri daha ortaya çıkabilmektedir. Bugünün üniversitelerinde iktisat ya da sosyoloji öğrenimi görenlerin konumu buna örnek olabilir. Toplumu ve işleyiş yasalarını anlamak için başvurulabilecek yöntemlerle “meslek sahibi” olunamadığı için, ya bu düzenin kuruluşu gereği yaratılan yeni hizmet alanlarına (kapitalizmle birlikte sona erecek, tümüyle gereksiz meslek alanlarına - banka, muhasebe, medya, pazarlama, reklam, halkla ilişkiler...) ya da bir boşluğa düşülmektedir.

 

Bir kültür kuramcısı olarak Terry Eagleton, “kuramdan sonra”ki duruşunu tartışırken, uzmanlıktan uzak durmanın bir biçimi olarak “kültür çalışmaları ve alanı”nı bu kategoriye dahil etmektedir: “Eğer entelektüellerin bir taraftan çıtkırıldım centilmen-bilgin, diğer taraftan da elleri nasır tutmuş uzmandan uzak durmaları gerekiyorsa, kültür bunu yapmanın en uygun yolu gibi gözüküyordu. Bir kere, hiçbir kavram kültürden daha genel olamazdı. Aslına bakılırsa, kültürün en büyük utançlarından biri, onun neyi kapsamadığını bilmenin çok zor oluşuydu. Sanatın müstesna doruklarından gündelik hayatın tekdüze vadilerine kadar her yeri kapsıyordu. Chopin kültür demekti, çifte kayıt yöntemiyle muhasebe defteri tutmak da öyle. Dahası, kültür, hızla bir özelleşmiş alanlar kümesine dönüşüyordu; artık soyut bir fikir değil, birtakım ağır analitik sorgulamalar gerektiren bütünlüklü bir endüstriydi. Kültür, bir bütün olarak toplumsal yaşamın nitelikleri üzerine söz söyleyebiliyorsa, işçi sınıfı saç stillerinin ya da ekspresyonizmin stratejilerinin detaylı açıklamalarını da yapabiliyor olmalıydı. Toplumsal bir kavramın açık dokusuna sahipse, estetik bir kavramın sıkı dokusuna da sahip olmalıydı. Tüm bu yönleriyle kültürün entelektüeller için doğal bir albenisi vardı; zira, onları yakından ilgilendiren soruları, tek tek toplumsal düzene teslim olan siyaset, ekonomi, sosyoloji ve felsefe alanlarının içinden gündeme getirmek artık çok zor görünüyordu.”

 

Genele ahkam kesen, özele yafta yapıştıran bir “rahatlık” içinde hareket edebilen kültür çalışmaları; işbölümü içindeki yerlerinin “gereksiz” olarak tarif edilmesini, bizzat işbölümünün gereksiz olduğunu tarif ederek aşabiliyor belki de!

 

Ancak Eagleton’ın nedense işaret etmekten sakındığı çok daha önemli bir nokta var; kültür alanı da, çok yönlü merak ve yaratıcılık yerine, birbirine benzeşen, sıradanlaşan teknikleri içinde mediokr ve teknokratlar üretmeye başladığı için kapitalist işbölümünün önemli bir departmanı haline geliyor. Yazarın uzmanlığı, yazmanın ayrıcalığı ve sistemin teknokrat ihtiyacı giderek kaynaşmaya başlıyor.

 

Son dönemin gözde adlandırmalarından biri olarak “yönetişim” (governance) de, uzmanlıkla birlikte, yeni tipte bir bürokrasi olarak teknokrasiyi anlatıyor. Kapitalizmin neo-liberal uygulamaları, kendisine karşı yükselebilecek devrimci çizginin siyaset alanından yükselebileceğini bildiği için, burayı da bir “uzmanlık” ve ötesinde “teknokrasi” alanı haline getirmeye çalışıyor.

 

“Siyaset mesleği”nden, genel olarak mesleklere geri dönersek; Peffer’e göre, komünist toplum, aslında “mesleksiz bir ütopya” olarak görülebiliyor. “Komünizm vizyonu hala bir ölçüde pastoraldir - komünizmin, kişinin ‘bugün bir şey, yarın başka bir şey yapmasına, sabah ava çıkmasına, öğleden sonra balık tutmasına, akşam sığırlara bakmasına, akşam yemeğinden sonra eleştiri yazısı yazmasına ... avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmaksızın izin vereceği ünlü pasajında görülür bu.”

 

Ancak “proje” bugünden hayata geçirildiğinde “aylaklık” sonucu vermektedir. Marx’ın damadı Paul Lafargue’ın “tembellik hakkı”nı ararken ona övgü de düzen aklı ortaktır. Yine de, bugün için -komünizm için mücadele aşkına- tembelliği neredeyse men etmektedir.

 

Tartışmayı bitirirken son bir soru; insan merak ve isteğinin peşinde giden varlık değilse, nedir? Ya da Marx’ın deyişiyle, insan bir “kapasiteler toplamının geliştirilmesi” haline dönüştürülebilmekte midir?

 

İşbölümüne karşı, çok yönlü merak; öğrenme, gelişme, üretme kapasitesini daraltan cenderelere karşı yaratıcılığın kışkırtılması; insanın tanımlayıcı öğeleri haline getirilmelidir... Yine Marx’ın sözleriyle; “kendi yeteneklerini her yönden geliştirmek, her insanın uğraşı, hedefi ve görevi”dir.

 

Tabii çok yönlülükle maymun iştahlılığı da ayırt edebilmek gerekmektedir. Merakın engin dünyasında üretken olmaya çalışmak ile bir o dala bir bu dala konup üretilenleri tüketmek arasındaki ayrım olarak da görülebilir. Uzmanlık ya da uzmanca (b)ilgi tabii ki küçümsenemez. Ancak kendi uzmanlık alanının dışına çıkamayacak kadar, elleri kolları bağladığı durumda, “yok edici bir melek”tir. Tüm uzmanlık alanlarına uzanabilen yaratıcı düşünce ve yöntem, işbölümünün daraltıcılığında tıkanan o derin kuyuyu, okyanusa kavuşturabilir.

 

Belki de daha çok ütopyanın, gelecek tasarımlarındaki “yeni iş anlayışı”nın alanına girebilecek şekilde, işbölümünün kompartımanlarını enine kesen işler de bulunabilir. Teknik ve matematik çalışmalar, estetik, tarihsel ve felsefi formasyonla zenginleşir.

Her durumda, bütünlüklü bakış, kapitalizmin parçalayıcı gücüne karşı direnç göstermeli, yeni çözümler geliştirmelidir.

 

Ve en son olarak; kitabın adından başlayarak, kimi kavramlar özelinde bir karmaşa ve bölünmeyi ortaya koymaya çalışırken, onun karşısına sağlam bir aklı çıkarmayı da denedik. Ancak arada bir, bu parçalılığın oyunlu alanına sapmadan da edemedik. O halde, son bir kez sapıp, “cool” bir final girişiminde bulunmamız; umarım hoş görülebilir:

 

“Parçalı bilinç daha ne kadar uzayıp gidebilir?”

 

“Parçalı bil; inç, etalon ölçüm sistemine göre, 2.54 santimetre; bu kitap, word programının yaptığı sayıma göre, 45 bin 488 kelimedir...”

 

Kavram Karmaşası kitabının daha önce yayınlanan bölümleri için:

Ütopya

Otorite

Orta sınıflar

Küreselleşme

Gerçekçilik

Etik

Cool

Aydınlanma 

 

 

AdaptiveThemes