Skip to content

Dosya: Enerji Sorunu ve Sosyalizm, Birinci Bölüm: Türkiye'nin Enerji Sorunu

26 Mart 2010, ekleyen dalkan

Türkiye'nin enerji politikalarını  ve sosyalizm'de enerji sorununu tartışan bir yazı dizisinin ilk bölümü...

Haberveriyorum.net’i takip etmek gün geçtikçe daha keyifli bir hale geliyor. Son olarak Erkin’in 21. Yüzyıl sosyalizmi konulu bir yazı dizisi için kolları sıvamış olduğunu gördüm. Sanırım enerji konusunda yüksek lisans yapan bir mühendis olarak benim de bu meseleye dair üzerime düşen bir şeyler var. Daha önce konuya dair çalakalem bir şeyler karalamıştım ama konunun ciddi bir incelemeye gerek duyması, Türkiye solunun bu konuya dair bir türlü doğru dürüst, veri olarak alınabilecek bir şey söyleyememiş olması, yoğunluk, üşengeçlik gibi sebeplerle bir süredir hakkını verecek bir yazı yazmayı erteliyordum. Enerji sorunu ve sosyalizm başlığı altında okuyacağınız bu yazı dizisiyle birlikte, nükleer enerji santrali kurulumu, yenilenebilir enerji yasası, çevre ve küresel ısınma sorunları gibi solun bir türlü ele gelir bir şeyler söyleyemediği teknik konulara dair bir şeyler karalama iddiasındayım. Söz konusu başlık enerji olunca eksik yer bırakmamak mümkün değilse de, iyi bir başlangıç yapmayı umuyorum. En önemli eksiklerden bir tanesi ise sanırım ısınma ve ulaştırma gibi enerji denilince akla gelen bir sürü sektörü çok didiklemeyip elektrik üretiminde yoğunlaşacak olmam. Bunun sebeplerinden en önemlisi ise nükleer santral projesine dair bir şeyler söyleyebilecek hale gelme isteği. Genel olarak çok fazla konuşulan fakat aslında hakkında pek bir şey bilinmeyen konulara açıklık getirmek, Türkiye’nin enerji konusunda durduğu yere bakmak, küresel enerji ve çevre sorunlarının sebeplerini tartışmak ve son olarak da sosyalizm hayalimizde enerjiyi bir yere oturtmak gibi bir çabam olacak. Bugüne kadarki tüm üniversite hayatım boyunca İngilizce eğitim görmem sebebiyle teknik terimlerin Türkçelerinde hatalar yapabilirim. Eğer böyle bir durum olursa yazıyı okuyan ve külliyata hakim arkadaşlardan çok dalga geçmemelerini ve beni düzeltmelerini rica ederim.

İlk yazının konusu Türkiye’nin içinde bulunduğu durum olacak ama öncesinde verilecek rakam ve birimlerin istatistik kategorisinden çıkıp cisimleşmesi açısından biraz ampullerden bahsedelim.

Yazı boyunca, bütünlük sağlamak amacı ile enerji birimi olarak GWh (gigawatt saat), güç birimi olarak ise MW (megawatt) kullanılacaktır. Birimler ve sayılar büyüdükçe neden bahsedildiğini somutlaştırmak zor oluyor biliyorum ama aşağı yukarı bir fikir vermesi açısından 1 MW evlerimizde kullandığımız standart 100 Watt’lık ampullerden 10000 tanesini yakacak bir güçtür (eğer ampuller standart yerine tasarruflu iseler bu sayı 50000 civarıdır, tasarruf önemlidir). 1 GWh enerji ise bu 10000 standart ampulün tamamının 1000’er saat yanmasına yetecek enerjidir. Aklınıza gelen diğer ampul ve ampulcüler ise şimdilik konumuz dışındadır.

Türkiye’ye gelince, 2007 yılı verilerine göre toplam elektrik üretimi 191558 GWh, toplam tüketim ise 152791 GWh olarak görünmekte (www.iea.org, 2010). Elektrik tüketiminin sektörlere, üretimininse kaynaklara göre dağılımını Şekil-1 ve Şekil-2 de bulmanız mümkün.

Bu iki grafikte göze ilk çarpanlar, kayıpların çokluğu, doğalgazın elektrik üretiminde omurgayı oluşturduğu ve alternatif enerji kaynaklarının (rüzgâr, jeotermal, biokütle, güneş, vb.) neredeyse hiç kullanılmadığı.

Bu verileri değerlendirmeden önce bir de kurulu güç santrallerine göz atmak gerekiyor. 2004 verilerine göre Türkiye’nin toplam kurulu gücü 36824 MW. Doğalgaz santralleri bu gücün 10131 MW ile %27,5’lik kısmını oluşturuyorlar (dektmk.org.tr/pdf/enerji_kongresi_10/44.pdf, 2010). Küçük bir hesaplama ile doğalgaz santrallerinin senenin 365 günü 24 saat çalıştıklarını bulmak mümkün.

365gün/yıl x 24 saat/gün x 10131MW = 88747,56GWh/yıl

Bu değer ve 2007 değeri arasındaki farktan da anlaşılabileceği üzere 2004 ve 2007 arasında da doğalgaz santralleri kurulumu devam etmiş ve günümüzde de devam etmekte. Yani Türkiye doğalgazla elektrik üretmeye devam ediyor.

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=964139

Şimdi bu durumda garip olan ne, santral dediğimiz nedir konusuna bakalım;

Isı enerjisini elektrik enerjisine çevirmenin en çok kullanılan iki şekli gaz türbinleri ve buhar türbinleridir. Buhar türbinlerini döndürmek için su ısıtılır ve buharlaştırılır. Suyu ısıtmak işlemi temel olarak suyun enerjisini arttırmaktır. Bunun için kömür, odun, çöp aklınıza gelebilecek daha pek çok şey yakılabildiği gibi, nükleer reaksiyonlar veya güneş enerjisi de kullanılabilir. Su buharlaştırıldıktan sonra türbine gönderilir ve buharın sahip olduğu enerji, türbinde önce mekanik enerjiye sonra da jeneratörde elektrik enerjisine dönüştürülür. Gaz türbinlerinde ise sıkıştırılan havanın, doğalgaz benzeri yakıtlarla tepkimeye sokulmasıyla (yanmasıyla) enerji açığa çıkar, yanma odasından çıkan bu sıcak gaz karışımı ise türbini döndürür, elektrik üretir.

Buhar türbinlerinin elektrik üretmeye hazır hale gelmesi birkaç gün sürebilen bir işlemdir, gaz türbinleri ise saniyeler içersinde devreye girebilirler. Aynı zamanda gaz türbini santrallerinin ilk kurulum maliyeti buhar türbinli santrallere göre çok daha azdır. Öte yandan gaz türbinleri ile elektrik üretmek, özellikle doğalgaz ithal eden bir ülkeyseniz çok pahalıdır.

Tablo 1’de, 2008 verileri ışığında, elektrik santralleri için kaynaklara göre ortalama ilk yatırım ve üretim maliyetlerini bulmak mümkün. Doğalgaz kullanılarak yapılan üretimin fiyatı dikkat çekici. Bir diğer dikkat çekici nokta ise bu fiyatın 2006 yılına göre %46 artış göstermiş olması, yani doğalgazdan elektrik üretmek giderek daha da pahallı hale gelmekte  (meic.org/energy/global_warming_pollution/renewable-energy-alternatives-1/wind_cost, 2010).



Kaynak


Sabit Fiyat (sent/kWh)


Yakıt Fiyatı (sent/kWh)


Toplam Fiyat (sent/kWh)


Kömür


4,1


3,3


7,4


Doğalgaz


2,8


7,8


10,6


Nükleer


8


0,8


8,8


Rüzgar


8,1


0


8,1


Tablo 1,  Kaynağa göre Elektrik Üretim Maliyeti (MEIC, 2010)

Dünya üzerinde neredeyse tüm ülkelerde doğalgaz santralleri vardır ama özellikle gelişmiş ülkelerde bu santraller, elektrik üretmek için kullanılmaktan ziyade, elektrik üretiminde bir düşüş veya talebinde bir artış gerçekleşmesi halinde hemen devreye sokmak üzere hazır tutulurlar. Bunun dışında, doğalgazla elektrik üretiminin pahalı olması sebebiyle neredeyse hiç çalıştırılmazlar. Kısacası doğalgaz santralleri elektrik üretiminin yedek oyuncularıdır. Türkiye’nin enerji takımı ise yedek oyuncuların omurgasını oluşturdukları bir takımdır.

 Elektriğin fiyatının Türkiye’de bu kadar yüksek olmasının ve her doğalgaz zammında daha da artmasının sebebi işte budur. Doğalgaz santralleriyle devletin yaptığı “alım garantili” anlaşmalarla birilerinin cebi doldurulurken bizim cebimiz boşaltılmıştır. Yedek oyunculara her maçta 90 dakika oynama garantisi verilmiştir, o yıl için yapılan tartışmaların konusu ise İlhan Mansız’ın yedek oturtulması olmuştur.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=50787

Bir diğer önemli sorun ise kayıp sorunu. Dağıtım kayıpları kısaca elektriğin santrallerden evlerimize olan yolculuğu sırasında, hatların durumuna bağlı olarak ortaya çıkan enerji kayıpları olarak özetlenebilir. Şekil 1’de de görüldüğü üzere dağıtım kayıpları Türkiye elektrik üretiminin %14’lük kısmını oluşturmakta. Karşılaştırma yapmak gerekirse bu rakam Almanya’da %4,5 civarındadır mesela (www.iea.org, 2010). Türkiye’deki önlenebilir kayıp miktarını kestirmek güç olsa da dağıtım şebekesinin yenilenmesi gibi önlemlerle aşağı çekilebileceği açık. Bu kayıpların %7 düzeyine çekilmesi ise 1500MW’lık yeni güç santrali açmakla eşdeğerdir ve yapılması zor olmadığı gibi zorunluluktur da. Türkiye’nin enerji sorununu çözeceği söylenen Nükleer santralin gücünün 5000MW olacağını da belirtirsek sanırım kayıpların ne kadar büyük bir sorun olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Enerjinin problemli bugününü kısaca yukarıda özetlemiş oldum ancak asıl sorunumuz yarını. Gelişmekte olan ve enerji tasarrufunun neredeyse hiç yapılmadığı Türkiye’nin elektriğe olan talebinin sürekli arttığını söylemem sanırım şaşırtıcı olmaz. Geçtiğimiz sene elektrik tüketimi, krizin de etkisiyle düşüş göstermiş olsa da artmaya devam edecektir. Çeşitli senaryoları ve bugüne kadarki artış rakamlarını inceledikten sonra kabaca yılda 10000GWh’lik bir talep artışının gözlenebileceğini söyleyebilirim. Yani yapmak gereken, doğalgazdan üretilen elektrik miktarını azaltmak ve kömürün yol açtığı çevre sorunlarını önlemenin yanı sıra her yıl 10000 GWh’lik yeni kaynak bulmak gibi görünüyor. “Ne yapmalı” sorusunun cevabını tartışmaya başlayabilmek için yeterli rakam oldu sanırım artık elimizde. Cevaplama yolunda, önümüzdeki günlerde nükleer enerji ve yenilenebilir enerji alternatiflerini inceleyerek yazı dizisini devam ettireceğim.

 

İkinci yazı: Gerçekler ve Efsaneler; Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Alternatifi;

http://www.haberveriyorum.net/haber/dosya-enerji-sorunu-ve-sosyalizm-ikinci-bolum-gercekler-ve-efsaneler-turkiye’nin-yenilenebilir

Kaynalar:

Uluslararası Enerji Ajansı web sayfası: www.iea.org

Dünya Enerji Konseyi, Türk Milli Komitesi web sayfası: www.dektmk.org.tr

Montana Çevresel Bilgi Merkezi web sayfası : www.meic.org

 

DOSYA: ENERJİ SORUNU VE SOSYALİZM
 
Birinci Bölüm: Türkiye’nin Enerji Sorunu
 
İkinci Bölüm: Gerçekler ve Efsaneler; Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Alternatifi
 
Üçüncü Bölüm: Nükleer Enerji Nedir, Ne Değildir?
 
Dördüncü Bölüm: Küresel Isınma ve Yasal Düzenlemeler
 
Beşinci Bölüm: Sosyalizm ve Enerji

 

Yorumlar

İşte budur

26 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2487

Kendi adıma görmek istediğim yazılar, kafamızı bulandırmaktan çok, böyle bir yaraya merhem olacak nitelikte, derdimizi anlatırken bize veri sunacak yazılar. Yalnız bir soru takılıyor aklıma: Türkiye'de kriz sebebiyle elektrik kullanımında düşüş yaşandığı burada da yazılıyor. Elektriğin önemli kısmının sanayide tüketildiği ve Türkiye'nin de, birçok başka zayıf ülke gibi, sanayisizleştirilmeye devam ettiği düşünülürse, yakın gelecekte elektrik ihtiyacının sanıldığı kadar büyük olmadığı (belki de enerji fazlası oluşacağı) düşünülebilir mi?

talep artışı

26 Mart 2010, yazan dalkan,
Yorum no: 2488

 Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim. Sanayileşme konusunda görüş bildirebilecek noktadan uzağım ne yazık ki. Konuya dair devletin, TÜSİAD'ın, TİSK'in verileri dışında çok fazla bir şey bilmiyorum, onlara da ne kadar güvenileceği tartışılır. Ulaşabildiğim verilere göre Türkiye sanayileşmeye devam ediyor (niteliği ne kadar artıyordur bilemiyorum ama niceliği artıyor en azından, yeni zenginler türemeye devam ediyor). Son 10 yılda elektrik ihtiyacı %70 oranında artmış örneğin Türkiye’nin. Artış hızının yavaşlayacağını düşünmekle birlikte başbakanımızı dinleyip en az 3 çocuk yaparsak -kişi başına düşen elektrik tüketimi artmasa bile- toplam tüketimimizi arttıracağımızdan eminim.

Öte yandan faydalandığım senaryoların hiç biri tam anlamıyla güvenilir değil bence, ama ne yazık ki sosyalist uzmanlar bu işe el atana kadar faydalanabileceğim veriler bunlar. Yazıdaki rakam da bu verilerin sonucundadır, dolayısıyla tartışmaya açıktır.

talep artışı ve sanayi

31 Mart 2010, yazan Tuzu Kuru,
Yorum no: 2546

Türkiye'ye emperyalizmin iş bölümünde düşen kısım Yunanistan gibi sanayisizleşmek değil. Enerji ve çevre tüketimi yüksek kirli ve ağır sanayi dallarında düşük çevre maliyeti ile görev almaktır. Kriz yılı denilen 2009'da Türkiye'nin demir-çelik üretim kapasitesi 25.000.000 Tondan 30.000.000 Tona çıkmıştır. Kapasite kullanım oranı düşmesine rağmen toplam üretim kapasite artışı nedeniyle kriz öncesi ile aynı olmuştur. Ve demir çelik sanayide elektrik tüketiminin en yüksek olduğu sektördür.   

Bir daha düşünsek...

31 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2551

Otomobil ve beyaz eşya ihracatı düşüyor, tersaneler yeni sipariş almadığı gibi eski siparişler iptal ediliyor... Avrupa'nın da bizim malları eskisi gibi alacak pek hali yok. Demir-çelikte artan o kapasite hiçbir zaman kullanılamayabilir.

Sanayisizleşme trendinde Türkiye'yi niye ayrı koysunlar? Doğu Avrupa ülkeleri artık çok daha yakın Almanya'ya... Polonya, Romanya... Orada görülebilir bu işler.

demir çelik ve enerji tüketimi

31 Mart 2010, yazan Tuzu Kuru,
Yorum no: 2553

 Türkiye Demir Çelik üretiminde(kapasite değil üretim olarak) 2008'de dünyada 11. sıradayken 2009'da 10. sıraya çıktı. Tabii burada ki üretimden kasıt hammaddeden( hurda ve cevher) demir-çelik üretimi yarı mamul ve mamul olarak.

Burada dikkat çekici 2 nokta var Türkiye dünyada ki genel eğilimin tersine cevher yerine hurdadan demir-çelik üreten (%70 oranında) tamamen yurtdışından gelecek hurdaya bağımlı bir üretici. 2. nokta ise maalesef üretimin ancak %20'e yakın bir kısmı otomobil, beyaz eşya vb. mamül madde üretimine uygun sac üretimi. Türkiye önemli bir demir-çelik üreticisi iken beyaz eşya, otomobil, gemi vb. sac gerektiren demir-çelik mamüllerinin üretiminde gerekli sacın yarısını ithal ediliyor. Türkiye de üretilen demir-çelik genel olarak yassı ürün değil,  uzun ürün olarak adlandırılıyor esas olarak yapı inşasında kullanılan yapısal çelik olarak geçiyor. Avrupa'nın sektörde üretici olarak çekilmesi Türkiye'yi rahatlatıyor. Çevre mevzuatı her ne kadar bizde de ağırlaştırılsa da AB ülkelerinden çok daha rahat olduğundan şu an için çevre maliyeti çok daha ucuz.

İşçi ücretleri konusuna ise girmeyelim (aristokrat işçi kavramı bile açıklar herşeyi)

Pazar konusunda ise sanayi metasının doğası gereği sanayi ürünleri daha gelişmiş ülkelere değil daha gelişmemiş ülkeleri esas pazar olarak yer alır. Yani Türkiye'nin ürettiği yapısal çeliğin esas pazarı Almanya vb. ülkeler değil buralarda üretimin bırakılmasından kaynaklı pazarı da doldurmakla beraber esas olarak Afrika ve Ortadoğu ülkeleridir.(2008'in ithalat şampiyonu Dubai, 2009'un Mısır)

Türkiye demir çelik sektörü en önemli elektrik tüketicilerinden olmasına rağmen maliyetinde ki enerji fiyatının maliyete etkisi göreceli olarak düşük olduğundan (işçi ücretleri gibi) fiyatlar çok düşmedikçe enerji fiyatlarına itiraz etmemektedir.

Türkiye'nin sanayisizleşme sorunu olduğu görüşünüze zaten katılmıyorum. Esas sorun Türkiye'nin düşük kaliteli sanayileşmesi. Konu enerji olduğundan enerji kısmını vurgulayalım. Dünya'da enerji üretiminin 2 yolu var yenilenebilir enerji kaynaklarına dayanan ve yakıt tüketimli enerji kaynaklarına dayanan. Bizim esas tercihimiz ne yakıt tüketimliler (düşük kalite, çevre maliyeti vb. nedenlerle)Yakıt tüketimli enerji kaynakları neler nükleer , fosil yakıt tüketimine dayanan bizim esas tercihimiz ise fosil yakıt( düşük kalite, yakıt maliyeti vb. nedenlerle) fosil yakıtlar neler kömür, petrol, doğalgaz tecihimiz açık ara doğalgaz. En düşük kalite, çevreye zararlı, pahalı yakıt, tamamen dışabağımlılık. Türkiye'nin sanayileşmesi her alanda bu şekilde ilerlemektedir. 

Daha ne kadar gider?

31 Mart 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2555

''En düşük kalite, çevreye zararlı, pahalı yakıt, tamamen dışabağımlılık. Türkiye'nin sanayileşmesi her alanda bu şekilde ilerlemektedir. ''

Öyleyse ve ihracat pazarlarınız daralıyorsa, sanayi malları ihracatınız azalıyorsa, (pik demiri alan Körfez ülkelerinin inşaat hamleleri de sekteye uğrarken) vs. vs. bir sanayi bu şekilde daha ne kadar ilerleyebilir peki?

Sizin deyiminizle 'düşük kaliteli sanayi' ile üretebileceklerinizi daha düşük fiyattan satan birileri çıktıkça daha ne kadar devam edebilir bu süreç?

Ayrıca bu konuda şöyle bir analiz de var:
''Türkiye kesin olarak bir sanayisizleşme süreci yaşamaktadır. Bunu sanayi üretiminin hacmi ve sanayi istihdamı gibi değişkenlerde uzun dönemli bir zamansal eğilim olarak saptamaya çalışmak yanıltıcı sonuçlar verecektir. Çünkü böyle bir analiz, Türkiye sanayisinin dışa bağımlı, parçalanmış ve eklektik yapısını gözden kaçıracaktır. Oysa sanayisizleşme, bağımlı ülkelerde özellikle bu anlama gelmektedir.''
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/alper-birdal/altin-bilezigi-caldirmak-1839

Keşke Türkiye sanayileşse ama...

2487-2546-2551-2553 nolu yorumlar

31 Mart 2010, yazan Tuzu Kuru,
Yorum no: 2557

Genel vurgumuz aynı isimlendirme farklı  gibi gözükse de hatta verdiğiniz linkteki şu cümle "Türkiye takımı herhangi bir sistemi olmayan ve rakibin oyununu kabul eden, bazı bireysel yeteneklerin performansına ve şansa bel bağlamış bir ekip." olayı bana göre özetlese de yukarıda ki 4 yorum bütünlüğü içinde incelenirse görülecektir ki. Benim anlatmaya çalıştığım sanayinin niteliğinden bağımsız olarak 

1) Türkiye'nin elektrik tüketimin (dönemsel krizler dışında) düşmesi mümkün değil 

2) Ve hatta atıl elektrik üretim kapasitesinin uzun dönemde bile atıl kalması da mümkün değil

3) Türkiye'nin Yunanistan tarzı sanayisizleşmesi de mümkün değil. Gerek nüfusu, gerekse kültür yapısı buna uygun değil. Ama sizin sanayisizleşme dediğiniz benim kalitesiz sanayileşme dediğim bir yaşam tarzı benimsediği doğrudur. 

4) Enerji ve işçilik masraflarının sanayileşme ile doğrudan bağı olmakla beraber, bunların fiyatlarının sanayileşmeyi toptan engelleyeceği yada tasfiye edeceği beklentisi de yanlış. Bu ancak emek veya enerji yoğun sektörler için geçerli olabilir. (emek yoğun sektör örneği direk tekstildir.) Ama sanayinin geneli için bu genellemeyi yapmak doğru değil.

5) Kapitalizmde krizler ve tasfiyeler kaçınılmaz olabilir ama buna engel olacak bir özne olmadığı sürece krizden çıkışın da bir yolu bulunacaktır. Türkiye burjuvazisi için de bu geçerlidir. Dönemsel krizlere girilmesine rağmen doğrultularında bir sorun yok kör topal ilerliyorlar. Hayatlarına tekstilci olarak başlayan sermaye gruplarının inşaat ve enerjiye yönelerek devam etmeleri gibi. İşçi sınıfının üzerinden zenginleşmeye ve sermaye biriktirmeye devam edecekler.

6) Bilmiyorum bunu hatırlatmaya gerek var mı ama işçi sınıfı üretmediği sürece sömürülemez. Sömürünün devam etmesi için tüketmese bile üretmesi şarttır. Zaten Türkiye burjuvazisinin planlı ve istikrarlı olarak yapabildiği tek şey de budur. İşçi sınıfının üretim verimliliğini ve toplam üretimi arttırıp tüketimini azaltmak. 

 

 

AdaptiveThemes