Skip to content

HAKKI BAŞGÜNEY: Türkiye aydını, Batılılaşma ve iki roman

17 Ağustos 2010, ekleyen samata

Siyasal düşünce alanında önemli ürünler vermiş insanların görüşlerinin, temel yönelimlerinin dönemsel koşullarla açıklanması genel kabul gören bir yaklaşımdır. Ben de Türk Edebiyatı'nın Batılılaşma, modernleşme sorunsalını merkeze koyan iki romanını ve yazarını (Ahmet Hamdi Tanpınar "Huzur", Oguz Atay "Tutunamayanlar")  dönemsel koşullardan bağımsız ele almayacağım. Tanpınar'ın romanı Huzur 30'lu, 40'lı yılların siyasal, toplumsal gelişimlerinin, ama genel olarak 20'inci yüzyılın ilk yarısının bütün altüst oluşlarının ve bu alt-üst oluşların belirleyiciliginde yaşanan, kültürel, hukuksal, ideolojik, düşünsel ikiliklerin, dönüşümlerin izlerini taşıyor. Tipkı Oğuz Atay'ın romanı Tutunamayanlar'ın 60'li, 70'li yılların merkezinde bütün bir Cumhuriyet tarihinin eleştirel bir romanı olarak düşünülebilecegi gibi. Çalışmamda amacım bu iki roman ve yazar özelinde, Cumhuriyetin kuruluş ve kendini yeniden tarif ediş dönemlerinin Batılılaşma, modernleşme eksenli olarak değerlendirilmesi olacak.
 

Tanpınar ve Bir Sıkışmanın Romanı Huzur

Tanpınar’da dığer döneminin önemli aydınları gibi 19'uncu yüzyıldan 20'inci yüzyıla geçiş döneminin insanı. 19'uncu yüzyılın sonunda  doğup gençlikleri I. Dünya Savaşı, Ekim Devrimi, Mütareke, işgal, Kurtuluş Savaşı gibi çarpıcı tarihsel olaylarla yoğrulmuş aydınların ve  siyasi kadroların Türkiye tarihinde önemli bir yeri vardır. (Çulhaoğlu,1998: 92) Cumhuriyet'in hem siyasal, hem de ideolojik  anlamda  kurucu kadrolarını ve aydınlarını bu kuşak oluşturuyor. Tanzimatla başlayan siyasal, üst-yapısal dünüşümler, Cumhuriyetin kurulmasıyla ulus devletin yaratılması ve ulusun biçimlendirilmesi ihtiyacıyla hız kazanıyor. Aydınların siyasi iktidar ile olan ilişkilerinde geçmişin yeniden nasıl inşaa edileceğinin ve ne ölçüde sahiplenileceğinin belirsizliği, Doğu medeniyetini soyunup, Batı uygarlığının kültürel, felsefi, ama özellikle ekonomik modelini benimseme çabalarının yarattığı gerilim, Kemalizmin ideolojik nüanslarını ve karşıtlarını da oluşturuyor. Nasıl bir medeniyet sorusu ise büyük ölçüde gözardı ediliyor. Ekonomik ve düşünsel modeller (sosyalizm-kapitalizm) ekseninde bir ayrışmanın Batı düşüncesini de belirlediği gerçeği unutuluyor. Oysa ki Tanpınar’ın düşünsel birikimi bu ayrımları kavramasına izin verebilirdi. Ancak, Batı’nın Bergson gibi muhafazakar felsefecileri de onun tercihlerinde oldukça etkin. Tanpınar, Kemalizmin kendi yarattığı gelenek içinde, Osmanlı dönemini geri plana itip, büyük ölçüde olumsuzluklarıyla sunan merkezdeki anlayışın dışında yer alıyor. Cemiyete karşı savunulan ferdiyetçilik duygusu ve “devam duygusu milli hayatın ta kendisidir”; önermesi Tanpınar’ın bütün eserlerinin merkezinde duruyor.
 
Hasan Bülent Kahraman'ın da belirttiği gibi "Yahya Kemal’in öncülüğündeki Peyami Safa, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Ahmet Ağaoğlu gibi kendi içinde de farklılıkları olan kemalizmden hareket ederek onu yeniden tanımlamaya çalışan muhafazakarlar, radikal gelecekçiliğe karşı, geçmişi kıyasıya ve koşulsuz olarak savunmasalar bile gelecekçiği geçmiş bilinciyle bir sentez olarak oturtma çabasına girişiyorlar. Evrenselci-yerel düalite senteziyle Tanzimat'tan beri yaşanan ve Cumhuriyetin de devraldığı ikiliği sona erdirip, Cumhuriyet ideolojisinin Batıcı çizgisinin sınırlarını tayin etmek istiyorlar.” (Kahraman, 2000:9-45) Tanpınar’ın da, “cemiyetimizin en büyük meselesi medeniyet ve kültür değiştirmesidir” diyerek katıldığı bu eğilim resmi ideolojinin kendisiyle de zaman zaman bir gerilim yaşamıştır. Bora'nın da vurguladığı gibi, “Türk modernleşmesinin de muhafazakar bir duruş ve düşünüş refakatinde geliştiği söylenebilir. Türk modernleşmesine hakim olan paradigma, yani Kemalizm kuşkusuz kendi hakkındaki bilinci itibarıyla muhafazakarlığa ve kendini muhafazakar olarak algılayan konumlara karşıttır; inklapçıdır, ilericidir, cumhuriyetçidir, modernisttir. Ancak soyut hümanizmacılık kozmopolit batılılaşmacılık azimli savunucularına rağmen düzenin hakim çizgisi olamamıştır. Bu anlamda muhafazakar düşünüş Kemalist cumhuriyetçi toplumsal inşaa sürecinde sürekli bir markaj halini korumuştur.” (Bora, 1997:6-32) Tanpınar da bu bağlamda estetik ve seçkinci bir düzlemde oluşturmaya çalıştığı bireşimle, “Mazi ile alakamızı yeniden kurmamız lazım” diyerek Türk muhafazakar modernleşmesinin estetik boyutunu oluşturmaya çalışmıştır. Modernitenin yıkıcılığıyla elde edilen özgürlükten çok geçmişin estetiğiyle özgürleşmeye çalışır. Yahya Kemal'in izinden yürüyen, mazi ile hesaplaşmasını asla bitirmeyen maziyi anlamaya, duymaya çalışan Tanpınar muhafazakar çizgiden belirli açılardan ayrışır. İlerde daha açık olarak ortaya koymaya çalışacağım bu farklılık Bora'nın da ifade ettiği gibi Tanpınar'ın "yeni" medeniyet ile eski "kültür" arasında sentetik bir ilişki tasarlamayıp, yeniden elde edemeyeceğini belki de bile bile, hayatta kaybedilen bütünlük ve devamlılık fikrinin peşine düşmesine ve "Bizim için asıl olan miras ne mazidedir ne Garptadır; önümüzde çözülmemiş bir yumak gibi duran hayatımızdadır" deyişindeki materyalist ve analitik çözümleme gücüne dayanır. (Bora, 1997)  
 
Burada yine Cumhuriyet'in kuruluş yıllarındaki siyasi, ideolojik, atmosfere dönebiliriz: "Cumhuriyet'in ilk yılları Kemalizm'e yani burjuva iktidarına düşünsel, kuramsal bütünlüklü bir arka plan üretme çabasındaki aydınların makus talihinin yıllarıdır. Doktrin aksiyondan önce gelir şeklindeki kemalist şiar siyasal yaşamı olduğu kadar akademik siyasi düşünmeyi de etkilemiştir," (Çulhaoğlu, 1998:92-108) Çulhaoğlu'nun resmettiği tablo üç aşağı beş yukarı şöyledir: Pozitivist, ilerlemeci, sosyal darvinist kurucu paradigmayı temsil eden kemalist kadrolar Osmanlı'dan devralınan kaba pragmatizmi ve bunun getireceği esneklikleri gelişmiş ideolojik sistemlere tercih etmişlerdir. Cumhuriyet'in siyasal yöneticileri, Peyami Safa, Yakup Kadri, Şevket Süreyya Aydemir, Yahya Kemal, Vedat Nedim Tör gibi siyasi yelpazenin çok farklı yerlerinde duran aydınları zaman zaman merkeze koymuş, merkeze yakınlaştırmış ama her zaman bir mesafe tarif etmeye çalışmıştır. Dönem dönem milletvekilliği, büyükelçilik, Kadro gibi siyasi, düşünsel yayınların yöneticiliğini yapan bu aydınlar, Kemalizm'in resmi görüşü sınıfsız, imtiyazsız bir toplum yaratmak fikrini farklı formlarda ürettikleri ölçüde Türkiye tarihinde bir yer tutmuşlardır. Birazdan çok daha geniş olarak ortaya koymaya çalışacağım temel yanılgılarını Ahmet Hamdi Tanpınar'da paylaşmaktadır ama bazı açılardan farklılaşarak.
 
Kısaca özetlemek gerekirse Batı'yla tuhaf ve kompleksli bir şekilde ilişkilenen, bu nedenle zaman zaman Doğucu tepkilerde sergileyen, sınıf mücadelesinin sözünde bile ürken, belirli bir devlet geleneği olan, hiçbir dönem tam bir sömürge durumuna düşmemiş bir ülkenin insanı olan Türk aydını (yukardaki tüm isimlerin ortak özelliği, farklı dozlarda) bir seçkincilikle yoğrulmuşken, halkçılık yapmaya koyulmuş, Batı kültürüne hayranken, Doğuyu, maziyi bir pudra gibi kullanmış, kalkınma ve plan gibi ekonomik olguları sosyal, sınıfsal, siyasal bağlamından koparmıştır (Çulhaoğlu, 1998:92-108). Bu çelişkili ve dürüst olmayan özelliklerin, ne kadar çaplı olursa olsun aydını zor bir konuma yerleştireceği açıktır. "Çelişik konum ve ikirciklerin aydının açısını genişletmesi, onu daha derinlere götürmesi, kolay görülemeyeni gördürmesi mümkündür (hatta ciddi bir olasılıktır); ama aynı konum ve ikirciliklerin onu bir yerden sonra eklektisizme ve aşırı öznelciliğe de yöneltmesi kaçınılmazdır:" (Çulhaoğlu, 1998) Kemalizm aydının kendine bütünlüklü bir siyasi paradigmayla anlam kazandırmasına izin vermediği veya bundan kaçındığı ölçüde Tanpınar gibi aydınları yanlız bırakmıştır. Örneğin, Peyami Safa ise özellikle 1950’li yıllardan sonra kendini Kemalizm'in dışında tarif etmeye ve İslami ve Türkçü düşünceyle çok yakın bir ilişkide tanımlamaya başlamıştır. Bu muhafazakar düşüncenin devletin kuruluş aşamasından sonra kazandığı göreli özerklikle de açıklanmaktadır.
 
 
 
Bu dönemde aydınları üç temel kategoriye ayırabiliriz:
 
1. Siyasi otorite belirlenimli aydın (Şevket Süreyya, Kadrocu kemalist; Peyami Safa gelenekçi, muhafazakar)
2. Toplumsal gerçekçi aydın (Nazım Hikmet, Sabahattin Ali)
3.Kırılma katsayısı yüksek siyasetten kaçıp, bireyin varoluş arayışına yönelen aydın (Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan). Yukarıda isimlerini saydığım siyasetle çok içli dışlı aydınlardan farklı olarak, bir dönem milletvekilliği yapmış da olsa, Tanpınar resmi ideolojinin dışına çıkabilmiş ama bir Nazım, Sabahattin Ali örneğinde oldugu gibi tamamıyla düzen karşıtı bir konumlanışa girmemiştir ve üçüncü kategorinin en gelişkin örneklerinden biri olmuştur. Bu yüzden Huzur bir doktriner tavırdan çok estetik, kültürel bir formda karşımıza çıkar.
 
Tanpınar'ın muhafazakar, modernist ya da kadrocu kemalist aydınlardan ayrıştıran sezgisini bazı alıntı ve örneklerle somutlaştıracağım, ama bu  sezginin sınırlarını da Huzur romanından örneklerle göstermeye çalışacağım. Moran'ın da belirttiği gibi "Tanpınar üst-yapıya ait kültür sorunlarının alt-yapıyla ilgili olduğunu seziyor. Üretim tarzı yerine genel bir üretimden, sınıf kavramı yerine soyut bir toplumdan söz ettiği için, resmi ideolojiden ayrılmasına rağmen toplumcu bir kategoriye giriyor diyemiyoruz." (Moran, 1991: 260-287) Bu kavrayışsızlığa dönmek üzere Tanpınar'daki Batılılaşma ve kapitalistleşme sürecinin doğurduğu üç önemli tartışmaya girmek istiyorum. Moran'a göre bu tartışmalar en genel hatlarıyla Huzur romanında şöyle çiziliyor:
 
 1-) Toplumsal altyapı değiştirilmelidir
 2-) Fert-cemiyet ayrışması
 3-) Terkibin içine sokmak ve devamlılık fikri
 
Romanın karakterlerinde somutlaşan bu tartışmalar aslında yukarda çizmeye çalıştığım aydın tipolojisinden izler taşıyor. İhsan eski ve yeni arasındaki devamlılığı vurguladığı ve memleketin kalkınma-gelişme dinamiklerini araştırdığı ölçüde muhafazakar modernist aydını; Suat kaba, materyalist, ateist, ilerlemeci ve nihilist özellikleriyle Kemalizmin diğer bir ucuna düşen geçmişi kıyasıya ve koşulsuz olarak reddeden Batıcı, hatta marksist aydını; Mümtaz ise hayatta kendini anlamlandırmakta güçlük çeken, toplumsal alt-üst oluşlarla, kendi varoluşsal alt-üst oluşları arasında sıkışan herhangi bir siyasal teoriye bağlanamayacak Tanpınar'ın kendi ikilemini yansıtıyor. Ekonomik problemlerdeki kalkınma ve planlı ekonomi tartışmasındaki düzlem kaymasına benzer bir şekilde İhsan-Suat karşıtlığı da yapay. İhsan ve Suat ne kadar çok farklı şeylerde söyleseler ortak özellikleri hayatı ve toplumu kavramaktan uzak olmaları. Tanpınar bence hep sorunu bu yanlış ikileme indirgediği için bir tereddütün adamı olmaktan kurtulamıyor. Roman karakterlerinde Tanpınar'ın tereddütlerini, arayışlarını, arada kalmışlığını ve çevresindeki kimliklerin yansımalarını büyük bir açıklıkla görebiliyoruz. "Altyapı değişmelidir" tartışması da bu anlamda nasıl bır altyapı sorusuna cevap veremiyor ve "sosyalistlerle ve kemalistlerle bir mesafe koymalıyım" arzusunu yansıtıyor.  
 
Huzur romanından örneklersek, örneğin fert-cemiyet ayrışmasında İhsan cemiyete bağlı ferdi, Suat cemiyetten kopuk, cemiyet düşmanı bireyi temsil ettiği ölçüde düzlem diye bir şey kalmıyor, halkı temsil etmeyen ama temsil etme iddiasında karikatür karakterler oluşuyor. Sayfa 293'de "tabii şekilde ihtilal halkın ve hayatın devleti geride bırakmasıyla oldu. Bizde ise hayat ve halk yani asıl kitle, devlete yetişmek mecburiyetinde diyor; hayatla halkı birleştiriyor. Sf 253'de "halk hayatın kendisidir. Hem manzarası hem tek kaynağı..." diyor ama romanın bütün tartışmaları aydınların ekseninde dönüyor. Romanda halkın, sıradan insanın sorunlarına yer yok. Aydınların halkla en küçük ilişkisi yok. Mümtaz'ın gözünde halk "hayatlarını hiç bir zaman öğrenemeyeceği insanlardı." Sf 256'da ise "Fert olmaktan niye çıkayım? Fert vardır tıpkı ormanda ağaç olduğu gibi" diyerek Kemalizm'in ifadesini en güzel Şevket Süreyya Aydemir'de bulan "İhtilal halka rağmen halk içindir" (Aydemir, 1999:446) kavrayışsızlığını aşıyor, ama Nazım Hikmet'in dizelerindeki "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine" tanımlamasını yapmanın çok uzağında duruyor.
 
Terkip ve Doğu-Batı sentezine gelince burada devamlılık fikri ve tarih bilinci çok önem kazanmakla birlikte modernitenin kendi iç çelişkisi unutuluyor. Kabullenmek, sorgulamak, gizem, us, sezgi, gerçek, gelenek, gelecek ve özellikle mekan-zaman, türdeşleşme-parçalanma, kurma-yıkma ikilikleri modernitenin kendi varoluşunun koşulları. Aydınlanma ve modernitenin temel ikilemleri Doğu-Batı kültürel çatışmasına indirgenemez. Devamlılık fikrine gelince Tanpınar istese de istemese de eskiyle-yeni bir süreklilik gösterir. Ama bunu belirleyen üst-yapı kurumları değil onları da belirleyen, ulusal ve evrensel ölçütteki sınıf mücadeleleridir. (Çulhaoğlu, 2001) Otoriter merkezi devlet geleneği, havuç-sopa politikası (ödün-zor politikası), ideolojiler üstü olma durumu Osmanlı düşüncesiyle bir süreklilik arzederken, azınlıklara tahammülsüzlük, milli burjuvazinin yaratılması, üretim ilişkilerindeki alt-üst oluşlar geçmişten köklü bir kopuşu gerektirir. Birey-cemiyet ikilemine dönersek 18'inci yüzyılın aydınlanma düşüncesinin merkezinde de kapitalistleşme ekseninde de bütün yoğunluğuyla bu sorun durur. Tanpınar'ın sezgilerine gelince Batı-Doğu karşıtlğını, maddi manevi karşıtlığının ötesine taşımış ve Batı mutlak kötü, Doğu mutlak iyi yüzeyselliğini aşmıştır ve böylece Doğu bütün güzelliklerin ve ahlaki değerlerin simgesi, Batı ise giymek zorunda kalmış olduğumuz bir deli gömleği tartışması aşılır. Batı-Doğu karşıtlığından gerçek sahte karşıtlığına kayarak modern bir kavrayışa yaklaşmıştır.
 
Sonuç olarak yine de Moran'a göre, Tanpınar’ın estetik ve seçkinci düzlemdeki bireşimi sosyolojinin ve toplumsalın gerçekleriyle örtüşmemiştir. Fethi Naci ise Tanpınar için, "Sanayileşmiş bir ülkede doğacak hayat şekillerine orada egemen olan ekonomik düzenin yaratacağı ideolojinin yön vereceğini görmeyerek, bunların otomatik olarak kendi damgamızı taşıyan ince bir zevkin ürünü hayat biçimleri olacağına inanmakla aldandı" (Fethi Naci, Huzur Üzerine yazısı) demektedir. Ben Tanpınar'a bakınca Huzur romanında yansıttığı temel çelişki olarak kültürel kan uyuşmazlığının yanında, hedonizmle, küçük burjuva aydınının zevk sorunuyla, ya da daha doğrusu, aydının birey olma isteğiyle (bu yüzden bu iklik Doğu-Batı ikiliği değildir, çünkü kaba bir algıyla bireyleşmek oldukça modern bir kavramdır), aydının topluma karşı olan sorumluluğu arasındaki gerilimi görüyorum. Cumhuriyet'in ideolojik zeminini hazırlayan diğer aydınlardan onu ayıran en temel özellik yukarda belirttiğim üçüncü kategorideki sıkışması. Bir doktrin adamı olmadığı ölçüde tedirginlik ve arayış tereddütle beslemiş ve kaçışa dönüşmüştür.
 
Tanpınar bence yine de bütün bu sorunları tartışırken samimidir. Gündelik hayatın çok daha dışında gibi gözükse de, sıradan insanların hayatlarındaki problemlere çok merkezi bir yer vermese de, örneğin Peyami Safa’nın dogmatizme düşebilen siyasetçi kişiliğinin hatalarına düşmemiştir. Ancak Tanpınar bir kuramcı olmasına rağmen milliyetçi, muhafazakâr çizgiye de dahil olduğu ölçüde anlattığı aydınları iç dünyaları ve felsefi tartışmalar ekseninde ele almaktadır. Toplumsal sorunları sıradan insanların hayatlarından yola çıkarak görme isteğini, örneğin Memduh Şevket Esendal'da olsun, Sabahattin Ali'de ve Orhan Kemal'de olsun gördüğümüz dünyalarını emekçi sınıflarla ya da çalışan sınıflarla buluşturma derdini çok fazla göremiyoruz. Muhafazakar ve milliyetçi çizgiye dahil edilebileceğimiz isimler, Tanpınar olsun, Safa olsun, bildiğimiz gibi önemli aydınlardır. Farklılıklarına rağmen bütün Doğu-Batı ekseninde yapılan tartışmalara önemli bir politik, felsefi, ideolojik yaklaşım sunmaktadırlar. Biz her ne kadar Doğu Batı eksenini reddetsek ve bu gerilimi kapitalizmle, geç modernleşmeyle açıklamaya çalışsak da, bu eksenı kabul edip bır felsefe üreten önemli bir gelenek vardır. Eserlerinde bu gelenekten yazarların bir felsefeyi ve insanı kavrayışlarında evrensel boyutla beğenelim, beğenmeyelim bir alışverişi gözlemleyebiliyoruz. Dönemin politik gelişmelerine koşut olarak gelişen ideolojik duruşların ne kadar dışında durmaya çalışsa da, Tanpınar'da da Cumhuriyet’in ilk yıllarında dönemin özellikle muhafazakar aydınının toplumsal olanı kendi ekseninden yansıtma uğraşını, kendi fikirleri için toplumsal olandan bir fon gibi yararlanma alışkanlığını görüyoruz.
 
Öte yandan bana kalırsa, Tanpınar'ın savunduğu ya da eleştirdiği fikirlerin, gerçekliği bir ölçüde yansıttığını, en azından sorunsallaştırdığını söyleyebiliriz. Tanpınar'ın yitirilmekte olan bir hakikatin arayışında olduğunu, sahte olanı göstermeye çalıştığını ve en önemlisi günün ekonomik, sosyal değişimlerinin o her ne kadar direnmeye çalışsa da doğrudan ya da tepkisel bir ürünü olduğunu söylemek mümkündür. Yılların bu fikirlerin dönemsel temsillerini eskitse bile, politik, ideolojik tartışmaları ve bunların arkasında yatan felsefi tartışma zeminini pek de eskitemediğini görüyoruz.


Oğuz Atay: Tutunamayan ve Bağlanamayan Aydın
   
                         
Oğuz Atay 'ın bütün eserlerini ve başyapıtı “Tutunamayanlar”ı verdiği 1960'lı ve 1970’li yılları Şerif Mardin’den uzunca bir alıntıyla aktarmak istiyorum: “60’lı, 70’li yıllar kemalist dünya görüşünün, en azından onun Avrupa’nın 19. yüzyıl burjuva kültürüne duyduğu açık hayranlığın aşınması demekti. Böylece, köy ve kasaba kültürü ile cumhuriyetin merkezi kuruluşu arasındaki ilk önemli aracı yapı kayboldu. Bir yandan şimdi artık köy düzeyinde bile çözülmemiş köy problemleri çok daha geniş bir toplumsal alana serbestçe dağıldı; öte yandan elit statüsüne yükselecek kişilerin dünya görüşlerini oluşturan kemalist ideoloji aşındı (Mardin, 1991:278)..."Cumhuriyetin kültür politikası, yerel, kültürel, kökleri arama çabasının üstüne bindirilmiş kararsız bir Batı kültürü hayranlığından oluşmaktaydı. Elit devşirme ve yetiştirmeye ilişkin bu modelin çökmesiyle şehirlerin kırsallaşması, köylülerin şehirleşmesinden daha hızlı seyretmiş ve bundan dolayı Türk toplumu etkili bir elitsizleşmeye uğramıştır." (Mardin, 1991:284)

Batılı toplumlardaki gibi bir orta sınıfın olmayışı modern Cumhuriyet Türkiye’sini yaratma işini Kemalizm'e bağlı "devletçi, dayanışmacı, kanaatkar, cumhuriyetin ideallerine bütün kalbiyle inanmış" bir orta memur tabakasına havale etmişti. Orta sınıf memur ve bürokrat kimliği 1960’lı yıllarda aşındı ve toplumsal değerini yitirdi. 1934 yılının sonbaharında Türkiye Cumhuriyeti devletinin yargıçlarından Cemil Atay'ın oğlu olarak dünyaya gelen Atay bu dönüşümü derinden hissetti. 60'lı ve 70'li yıllar şehirleri fetheden köyden şehre yeni inmiş lümpen, sınıfsal kimliği netlik kazanmamış yığınlar ile Cumhuriyet'in yaratmış olduğu solidarist ve korporatist memur kimliğini inkar ederek ben varım diyen orta sınıflar (ticaret burjuvazisi, özel sektörde çalışan orta ve üst kademe bürokratlar, Batılı anlamdaki orta sınıflara daha yakın bir kategori oluşturmaktaydı.) arasına sıkışan bireysel kırılganlık ile toplumsal sorumluluk duygusu arasında gidip gelen aydının büyük sıkışmasına yol açmaktaydı. Tutunamama ve kırılganlık, onlara göre düşünmesini bilmeyen ve öğrenmekte istemeyen inatçı, eğitimsiz, gerici de olabilen bir kitle ile ona bir ölçüde benzeyen totaliter, indirgemeci, Batı öykünmecisi elit arasında sıkışıp kalmanın doğal bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Yalçın Küçük'ün Oğuz Atay için kullandığı "Angaje aydın yerine kırılmış ve titrek aydını propaganda eden, tutunamayan ve daha da önemlisi, hiç bir ide ve ilkeye tutunmak istemeyen bir tip bir model yaratmıştır" (Küçük, 2000:120-121) düşüncesine ise kesinlikle katılmıyorum, onun kişiliğinin ve yapıtlarının hiç bir ilkeyi, ideyi umursamayan bireyciliği özendirmediğini, onun çelişik bir ruh drurumu ile hem çoşkuyla düşüncelere tutunmak isteyen, hem de taakatsiz kalan karakterler yarattığını söyleyebiliriz.
 
Tanpınar'ın Huzur'unda da belirttiğim gibi bence bu iki romanın ortak özelliği yazarların yarattığı karakterlerle çok büyük ölçüde örtüşmesi. Tutunamayanlar'ın tutunamayan karakterleri Atay'ın büyük oranda ortada kalmışlığının ürünü. Keskin'in “Atay geleneksel modern aydın (toplumsal vicdanın temsilcisi, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Mithat, Voltaire) ile toplumsal olgulara yabancılaşan kapitalizmin yarattığı toplumsal ve kültürel kıskacından kurtulmaya çalışan, sorunlara cevap vermektense yeni sorularla karşılık veren (Nietzche, Kafka) aydın çatışmasında durur” (Keskin, 2000:145-157) tespitine katılıyoruz: Atay gücünü ve zayıflığını bu duruşundan alır, bağımsızlık ona büyük bir çözümleme yetisi kazandırırken, nihilizme ve eksen kaymasına da yol açabilir.
 
Tanpınar ile karşılaştırırsak, Huzur'un ana karakterı Mümtaz, huzurlu ve cennet gibi küçük burjuva bir yaşamla, boğucu korkutucu bir toplumsal sorumluluk arasına sıkışırken Selim ve Turgut için çıkış yolu kalmamıştır. Özellikle, tutunamamayı da putlaştırıp kitabın sonlarında karikatürize ettiği ölçüde çıkış yolları kapanmış gibi görünür ama Atay, sayfa 284'de "Yurdumuzun semalarında ağır bir hava esiyor Olric, bu lanet hepimize bulaşacak bunu hissediyorum." derken halka uzaklaşmış Mümtaz'dan kat kat daha yakındır toplumsal sorunlara. Daha önce de belirtiğim gibi 30'lu ve 40'lı yıllar aydını büyük ölçüde belirli kalıpların belirleyiciliğinde düşünmeye çağırırken, 60'lı ve 70'li yıllar ulusal ve evrensel ölçekte kapitalizmin, modernizmin inkarına, derinlikli sorgulanışına imkan tanımıştır. Bu yüzden küçük burjuva aydın yaşamı estetize edilemeyecek kadar çıplaklaşmış ve yozlaşmış, sınıfsal çelişkilerin yoğunlaşmasıyla cennet büsbütün bir cehennneme dönüşmüştür. Tanpınar bir geçiş döneminin insanıyken, Atay'da daha farklı bir geçiş döneminin insanı olmakla beraber, siyasi ve ideolojik kodların çok daha net bir şekilde oturduğu ve siyasi ve sınıfsal mücadelelerin yerleşiklik kazandığı bir dönemde ürünlerini vermiştir. Bu yüzden örneğin Tanpınar radikal kopuştan ve devam düşüncesinin yitiminden büyük bir tedirginlik duyarken, Atay Cumhuriyet'in ona göre yarattığı otoriter ve durgun havadan ölesiye bunalmıştır. Günlüğünde de şöyle yazar; "Batıya olduğu kadar doğuya da kapalı bir sistemdir bu. Orta Doğu'dur, Kenar Batı'dır. Ne Doğu'dur ne Batı'dır. Kafkanın yer altında yaşayan hayvanı gibi kendine doğru kazılan bir tünelin içindeki bilinmeyen düşmanı korkuyla bekler.” (Atay, 1998:94-96)

Gürbilek'e göre, Kemalizm'in yarattığı ve devraldığı ideolojik siyasal kurumların otoriter, baskıcı yapısı aydının nefes alışına dahi izin vermezken, resmi ideolojiye eklemlenmesine de kesinlikle imkan tanımaz. Tanpınar'da düş dünyasına ve rüya alemine kaçış müziki kültürel bir eksende estetize edilirken, Atay'da sıkışmışlığa karşı çocuk kalmışlığın, beceriksizliğin (bilinçli bir tercih olarak) dünyası çıkar karşımıza. "Atay birçok düşüncesini romantizmin ikilikleri içerisinde ifade eder akla karşı duyguyu gelişmişliğe karşı saflığı topluma karşı bireyi, resmiyete karşı oyunbazlığı yetişkinliğe karşı çocukluğu nihayet Batı'ya karşı Doğu'yu daha yakın bulur kendine." (Gürbilek 1990:15) Atay'ın tam olarak farkında olmadığı, Selim Işık'ların, Turgut Özben'lerin Süleyman Kargı'ların iktidar ile bağları seyrelmiş, hayattan çıkarı olmayan beceriksiz ve işlevsiz kalmış, tutunamamış aydın yaşantılarının kapitalist üretim ilişkilerinin belirlediği düşünsel yabancılaşmadan bağımsız olmadığıydı.
 
Yukarıda da Nurdan Gürbilek'ten yaptığım alıntıda da görülebileceği gibi karşıtlıklar Doğu-Batı olarak kodlananı hariç modernizmin kendi iç çelişkilerinden beslenir. İsterseniz, Batı felsefesinden bir örnekle bu durumu somutlayalım. Nietzche'nin Diyonisos, Apollon'u ayrıştırması da bir modernizm eleştirisidir. (İlki tutku, çoşku, isyan gibi Doğulu "yerel" değerleri simgelerken, ikincisi akıl, statüko, durağanlık, itaat gibi Batılı "evrensel" değerlerin mutlaklaştırılmasıdır.) Oğuz Atay bu arada kalmışlığı Doğu-Batı ekseninde algılamakta belki haksız değil, kavramları bu şekilde ayrıştırırsak. Ancak bu ayrıştırma tarihselliği redddeden, mekanı ise mutlaklaştıran son derece mekanik bir çabadır. Örneğin kapitalistleşen ve modernleşen Türkiye'de yaşananlar önce Avrupa'da sonrasında ise Hindistan'da da, Latin Amerika'da da, Uzakdoğu’da da yaşanmıştır. Kapitalizm türdeşleştirme ve parçalama süreçlerini bir bütün olarak dayatır, yani meta üretimine olanak verdiği, hatta zenginleştirdiği ölçüde yerel değerleri zenginleştirirken, önüne geçtiği oranda evrensel benzerleştirici şablonlarını dayatır. McDonald'slar dünyanın her tarafında hamburger satar, ama Türkiye'de Mcİnegöl satmışken Almanya'da Coca-Cola yerine bira pazarlar. (Çulhaoğlu, 2001) Yani kapıtalizm bu iki tür hem Apollonvari evrensel, hem de Diyonisosvari yerel değerleri mekanın ötesinde bir güçte temsil etme iddiasındadır. O yüzden statüko ve itaat gibi değerler sadece Batılı ve Kemalizme özgü olmadığı gibi, başka bir tarihsel kesitte baya da Doğu despotizmini de simgeler. Günümüzde ise bu kavramlar setinin her ikisinin de kapitalizmin hizmetinde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Önemli olan bu değerleri kapitalizmin tekelinden çıkarabilmektir. 
 
Bu bağlamda Oğuz Atay'ın Batılılaşmaya ve çarpık modernleşmeye duyduğu tepki, kapitalist üretim ilişkilerin yarattığı gerçek çelişkileri göremediği ölçüde onu bu yerel, kültürcü zemine taşır. Ancak O, Doğu’ya da özel bir önem atfetmediği, hatta Doğu’nun sınırlarını gördüğü ve yaşadığı toplumdaki gerçek sahte ikilisinin ironisine vardığı ölçüde özgürleşir. Turgut Özben'in bir “Tutunamayanlar” dizisi (“Tutunmayanlar”ın dönüşü, “Tutunamayanlar”ın sonu) yazmayı tasarlamış olması ya da Süleyman Kargı'nın heykellerinin dikilmesi, kurduğu şablonları her defasında tekrar tekrar yıkması onun ve yaratığı karakterlerin "sahici" fakat özdeşleşilemeyen acı çekişini ortaya koyar. (Gürbilek) Rockefeller'ın kızları gelir Selim'in şarkılarını satın alıp pop müzik yapar, burada Atay tutunamamanın bile kapitalizm tarafından bir ticari değere dönüştürüleblieceğini sezmiştir. Buna benzer olarak Metin ile Turgut meyhanede içerlerken sarhoşların şarkısının salondan çıkıp bütün şehri dolaşması, emekçi mahallelerini gezip de dönmesi hiç de yapay değildir. Huzur'daki aksesuar halk "yoksul simitçi, dilenci" yapaydır. Tutunamayanlarda ise farklı farklı sınıfsal statülere bölünmüş fakat yazarın "canım insanlarım" diye hitap ettiği halk romanın içinde eğreti durmaz. Selim-Turgut ikiliği gerçek kopya kodlamasının temsilidir, fakat Selim ne tam anlamıyla Doğu, ne de Turgut (ilk hali) tam anlamıyla Batı'dır. Selim ve Turgut ikiliği içiçe geçtiği oranda inanç ve vazgeçiş ikiliği de gerçek anlamda bir değer kazanır. Atay'ın kavrayışı basit bir Doğu Batı ikiliğinin ötesinde insanlığın en temel dertlerınden var olan, var olmayan sorununa kadar uzanır ve ayrıca aynı bedende iki tezat duyguya yer vardır sonucuna ulaşır.. 

Son olarak Atay, Nurdan Gürbilek'in de söylediği gibi Kemalizm'in delisi olduğu için kendinde bir değerdir. Kemalizmi kadiri mutlak, alt yapıdan bağımısız bir karabasana dönüştürdüğü ölçüde gerçeklerden uzaklaşırken iktidarın ve kendi kendisinin ironisini yapabildiği ve her türlü iktidar ilişkisini yıkabildiği ölçüde Türk aydınının evriminde yaşamsal önemde bir uğrağa dönüşür.

Bana kalırsa, Atay'ı da Tanpınar'ı da değerli kılan bu iki büyük eserde, Huzur'da ve Tutunamayanlar'da gerçek sahte ikiıliği gibi evrensel bir sorunu işlemeleridir. Tıpkı Dostoyevski'nın de, Kafka'nın da, hatta Tolstoy'unda yaptığı gibi, bütün büyük klasiklerin ve modernist eserlerin temel paradigmalarından birini eserlerinin merkezine koyabilmeleridir onları değerli kılan.
 
KAYNAKÇA

* Aydemir, Şevket Süreyya (1999) Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul
* Atay, Oğuz (1998) Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, İstanbul
* ................  (1998)  Günlük, İletişim Yayınları, İstanbul
* Bora, Tanıl (1997) Muhafazakarlığın Değişimi ve Türk Muhafazakarlığında Bazı Yol İzleri,  Toplum ve Bilim, Sayı: 74
* Çulhaoğlu, Metin (1998) Suyu Ararken Yolunu Yitiren Adam, Toplum ve Bilim, Sayı:71
* ..... (2001) Yerlilik ve Özgül Olan, Sosyalist Politika, Sayı: 29
* Demiralp, Oğuz (1997) Kitaplık, Aydaki Adam, Yapı-Kredi Yayınları, İstanbul
* Gürbilek, Nurdan Oğuz Atay üzerine yazdıkları.
* Kahraman, Hasan Bülent (2000) Yitirilmemiş Zamanın Ardında Ahmet Hamdi Tanpınar   ve Muhafazakar Modernliğin Estetik Düzlemi, Araftakiler:Türk Düşünce Serüveni, Doğu-Batı, Sayı:11
* Keskin, Efkan Bahri (2000) Sosyalist Olamayacak Kadar Postmodern, Postmodern Olamayacak Kadar Geleneksel, İslamcı Olamayacak Kadar Dünyevi, Dünyevi Olamayacak Kadar Dürüst, Araftakiler: Türk Düşünce Serüveni, Doğu-Batı, Sayı:1
*  Küçük, Yalçın (1985) Bilim ve Edebiyat, Tekin Yayınları, İstanbul
* .... (1990) Aydın Üzerine Tezler, Tekin Yayınları, İstanbul
* Moran, Berna (1991) Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 1. cilt, Makale: Türk Romanı ve Batılılaşma Sorunsalı, Bir Huzursuzluğun Romanı Huzur, İletişim Yayınları, İstanbul
* Naci, Fethi (    ) Huzur Hakkındaki Makale
* Tanpınar, Ahmet Hamdi (2000) Huzur, İletişim Yayınları, İstanbul
 

Yorumlar

akademik olmayan biraz pastiş bir yazı

17 Ağustos 2010, yazan samata,
Yorum no: 4236

Akademik vurgusu bu sefer olumlu ya da olumsuz değil tek başına. Akademik olmaması hem alıntılar vs konusunda çok özenli olmamamdan, az da olsa bazı cümlelerin kendine yontulup, hani gençlik coşkusuyla arada alıntılanmama ihtimalinden ve dolayısıyla bu cümleler az da olsa ve zaten yazıyı alıntıya boğmuş da olsam, işte bazılarının bana ait olup olmadığından emin olamamamdan, hem de o kadar analitik olmayıp biraz düşünce fırtınası halini almasından yazının. Yine de 2001'de yazdığım 10 sene öncesinden bu toyluk dönemi yazısını sizlerle paylaşayım dedim.

sanırım toyluktan kaynaklanan

20 Ağustos 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 4261

sanırım toyluktan kaynaklanan yaratıcı kavramsallaştırmalar var: kırılma katsayısı yüksek aydın gibi...

kırılma katsayısı

20 Ağustos 2010, yazan samata,
Yorum no: 4263

Belki de bir yerden yürütmüşümdür kırılma katsayısı yuksek tabirini :)

Kırılgan derken, "küstüm ben oynamıyorum" diyen aydın demek istemedim, yani insanların kırlmak için çok da haklı nedenleri olabiliyor...

Tanpınar'ın Adalet Cimcoz'la yazışmalarında, Paris'ten mektuplarında, Parıs'te solculardan oluşan arkadaş çevresinde özellikle Ferit Edgü'nün aktardıklarında Paris ortamlarında iyice ortaya çıkan bir kırılganlık gözlemek fazlasıyla mümkün, Ahmet Haşimvari yalnızlık yakınmaları, kendisini Notre Dame'in (Paris'te takıldıkları başka bir semtinde ismi olabilir.) bakiri olarak tanımlaması, ağdalı fransızcasından dolayı iletişim sorunları yaşaması gibi... 

Tabii Cahit Sıtkı Tarancı'dan Sait Faik Abasıyanık'a "kırılma katsayısı yüksek" diğer aydınlarda da bu Batı'yla karşılaşmanın çeşitli sonuçlarını görmek mümkün, kimde yok ki belki de...Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonnası (bu romanda bana kalırsa Batı'yla çok daha eşit bir ilişki zemini var) ya da Nazım'ın, Abidin Dino'nun Batılı aydınlarla kurduğu ilişki daha farklı değerlendirilebilir. Ancak Yılmaz Güney'inde Duvar filmini çekerken III. sinemanın büyük ismi Latin Amerikalı yönetmen Glauber Rocha'dansa Elia Kazan'a kendini beğendirmeye çalışması eleştirilegelir. Uzun lafin kısası kırılganlığın bir nedeni Batı ile kompleksli ilişkilenme olarak düşünülebilir, tabii Batı'da karşılaşılan  "görece özgür cinsellik" le yaşanan uyum sorunlarından, ya da aydınımızın Batı'yı bir arzu nesnesine dönüştürmesinden de bahsedillir, ya da kendını beğenmeyen erkeğin yalnızlık yakınmaları, ama tek nedeni de o olmasa gerek, kırılganlık ayrıca kötü birşey de değil her zaman, ama bazıları da fiziken kırıldı Cumhuriyet tarıhinde tıpkı Sabahattin Ali gibi... 

Türk aydınının (Tanpınar'ın da) kırılma katsayısı

23 Ağustos 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 4286

O zaman kırılma katsayısına biraz değiştirerek kırılganlık (ve ya alınganlık) katsayısı da diyebiliriz. Tanpınar'ın kırılganlığı giderek Türkiye'ye karşı bir kırılganlığa dönüşüyor. Yanlış hatırlamıyorsam günlüklerinde "Beni yedin bitirdin türkiye" gibi ifadeler yer alıyordu. hatta üstadı Yahya Kemal'i yerdenyere vuran ifadeler de vardı. Tabii bizim için daha önemlisi, bu durum hızla bir halk (avam) düşmanlığına dönüşüyor. Halk için "hödük" sıfatını kullandığını hatılıyorum.

Tanpınar'ın asıl önemli çalışmasının ise "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" olduğunu düşünüyorum.

Huzur Özeti

25 Ağustos 2010, yazan samata,
Yorum no: 4328

Romanın kahramanı olan Mümtaz, küçük yaşta ve kısa aralıklarla annesini ve babasını kaybeder. Bu olay onu çok üzmüştür, özellıikle babasının öldürülüşü, evlerinin yanışı, annesiyle beraber yaşadıkları yerden kaçarcasına uzaklaşmaları onun hafızasında derin izler bırakmıştır.

Annesini de kaybedince büsbütün yalnız kalan Mümtaz, önce Adana'daki yakınlarının yanında kısa bir süre kaldıktan sonra İstanbul'a gelir. İhsan ve karısı Macide ona çok iyi niyetli davranırlar, O da kısa zamanda yeni hayatına alışır. Galatasaray Lisesi'de tarih öğretmeni olan İhsan Mümtaz'a hem dost, hem arkadaş olur. İlerleyen yıllarda, Mümtaz Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra, ve yurtdışında eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul'a dönerek Edebiyat Fakültesinde asistan olmuştur. Mümtaz Emirgan'da yerleşmiş olmasına rağmen vaktinin büyük kısmını İhsanlarda geçirmektedir.

Romanın birinci bölümünde, olaylar bir gün içerisinde tamamlanır. İkinci bölümde Mümtaz bir yıl önce Nuran ila tanıştığı günlere döner. Birgün ada vapurunda tanıştıkları Nuran ile başlıyan aşinalık kısa zamanda temiz bir aşka dönüşmüştür. Bu aşk tam da bir evliliğe doğru ilerlerken birbirini seven iki kişi ile onların arasına giren üçüncü insan ve engellerle imkansız aşka dönüşür.

Nuran'ı öteden beri seven ve ümitsizliğe düşen Suat kendini asarak intihar eder. Bu trajedi nedeni ile Nuran’dan ayrılan Mümtaz’ın iç dünyası yıkılmıştır. Radyoda II.Dünya savaşının başladığı haberi verildiği sırada, Suat’ın hayalini gören Mümtaz merdiven başına yıkılır.

Kaynak: N. Ziya Bakırcıoğlu, Başlangıcından Günümüze Türk Romanı, Ötüken Yayınları, İstanbul: 1973, sf. 182-185.

Tutunamayanlar Özet

25 Ağustos 2010, yazan samata,
Yorum no: 4329

Tutunamayanlar, alışılmışın dışında bir romandır. Belirli bir olayı sergilemekten çok; izlenimler, çağrışımlar, taşlamalar, ayrıntılar ve ruhsal çözümlemelerle oluşur. Bu bakımdan, özetlenmesi güçtür. Ancak, romanın konusu, kısaca şöyle açıklanabilir:

Genç Mühendis Turgut Özben yakın arkadaşı Selim Işık’ın kendini bir tabancayla vurduğunu gazetelerden öğrenir. Olayın çok etkisinde kalır. İntiharın sebeplerini merak eder. Bu amaçla araştırmalara girişir. İlkin Selim’in arkadaşlarından Metin ve Esat’la görüşür. Metin kendisine şunları anlatır: Metin’in Zeliha adlı bir kızla ilişkisi vardır. Selim, kızın ona uygun düşmediğini söyler. Fakat Metin kızı bırakınca, bu kez Selim ona tutulur. Metin bunun üzerine yeniden kıza yanaşır. Kız ise bir süre sonra onlardan ayrılır, başkasıyla evlenir.

Esat da Selim için şunları söyler: Selim’i lise öğrencisi iken tanır. İlginç, zeki, oyuncu bir çocuktur. Çok kitap okur. Wilde’a hayrandır. Fakat Gorki’yi okuyunca onu sevmez olur. Esat’la oyunlar düzenlerler, birlikte eğlenirler.
Turgut Özben, Selim’in arkadaşlarından Kargı’yı bulur. Süleyman ona Selim’in yazdığı 600 dizelik bir şiir verir. Şiire göre, “Selim Işık tek ve Türk. Ve duygulu amansız/sabırsız ve olumsuz, yaşantısında cansız” sanılan bir kişidir.

Turgut Özben Selim’le ilişkisi olan Günseli adlı bir kızla tanışır. Günseli, Selim’e bir toplu gezintide rastlamıştır. Sıkıntılı ve asık suratlıdır. Onu avutmaya çalışır. Fakat Selim’in soru yağmuruna tutulur. O gün anlaşamazlar. Aradan bir ay geçer. Selim onu telefonla arar, buluşurlar. İlişkileri gitgide ilerler. Ne var ki, Selim evlenmeye yanaşmaz. Çok kuşkuludur, geleceğe güveni yoktur, inançsızdır, aile düzeninden de hoşlanmaz. Bağsızdır. Bir ara kendini içkiye verir. Çevreyle uyuşamaz. Sanki bir kafese kapatılmıştır. Hastalanır. “Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadığını düşünür. Günseli’ye bir mektup gönderir ve ardından intihar eder.

Selim, son günlerinde “Tutunamayanlar” üstüne bir ansiklopedi hazırlamaya girişir. Orada kendisine de bir madde ayırır. Bu maddede belirttiğine göre, Selim bir kasabada doğmuştur. Babası bir memurdur. Küçükken ağır bir hastalık geçirir. Altı yaşında ailesiyle büyük bir şehre göçer. Sabri adlı bir çocukla arkadaş olur. Okula gider. Uzun boylu olduğundan arka sıraya oturtulur. Sınıfta çok konuşur. Ortaokuldayken Pitigrilli’yi okur. Sonra kızlarla dolaşmaya başlar. O sırada Dünya Savaşı patlar. Askerliğini yaparken Kargı ile tanışır. Askerlik bitince açıkta kalır. Kimse ona sahip çıkmaz. Kendi kabuğuna çekilir.

Turgut Özben araştırmaları sırasında yavaş yavaş kendi benliğini tanır: O da tutunamayandır. Kendini o zamana dek birtakım törelerin, alışkanlıkların yönettiğini sezer. Gitgide bağsızlığa doğru kayar. Evinden ayrılır. Bir trene binip gider. Gözden kaybolur…
 

Ey zavallı milletim dinle!

15 Eylül 2010, yazan samata,
Yorum no: 4573

Oğuz Atay - Oyunlarla Yaşayanlar
Ey zavallı milletim dinle! şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. çünkü ...ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmistir gibi soylentiler dolasiyor. ey sevgili milletim! neden boyle yapiyorsun? neden az gelişiyorsun? niçin bizden geri kalıyorsun. bizler bu kadar çok gelisirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istedigimiz kadar ilerleyemiyoruz. bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kuluplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. zengin takimının hayatını gozlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündukleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. ey şu fakir milletim! aslında seni anlatmıyoruz. sefil ruhlarımizın korkak karanliğını anlatıyoruz. işte onun için sana yanaşamıyoruz. senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. peki hiç utanmıyor muyuz? hiç utanmıyoruz.

 

 

AdaptiveThemes