Skip to content

Hasan Sabbah öyküleri

31 Ekim 2009, ekleyen dalkan

11. yüzyılın sonlarında Elbruz dağlarının en sarp zirvelerinden birinde yükselen Alamut kalesinin ve kalenin komutanı Hasan Sabbah’ın öyküsünü anlatacağım size. Baştan söyleyeyim yazı boyunca bundan başka herhangi bir şey anlatacağım yok. Öte yandan, başka bir şey anlatmama da gerek yok sanırım mülkiyet ilişkileri ve uyuşturucular arasındaki bağı anlatmak için.

Hikâyemiz Alamut kalesinin efsanevi güzellikteki bahçesine açılan uzun koridorda başlıyor. Sıkı bir kuran eğitiminden geçirilmiş ve eğitimi başarıyla tamamlamış mürit cennete bir ziyaretle ödüllendirilmiş, koridorda yürümektedir. Koridor boyunca sağlı sollu haşhaş tütsüleri vardır ve mürit her adımda bir miktar daha kendinden geçmektedir. Kalp ritmi değişir, beyni hiç olmadığı gibi işlemeye başlar, bilinci iyiden iyiye bulanıklaşır. Renkler ve zaman her zamankinden farklıdır, yaşadığı his daha önce yaşadığı hiçbir hisse benzememektedir ve mürit garip bir şekilde kaygısız, bir o kadar da mutludur. Mutluluk koridorda atılan her adımda biraz daha artar ve cennetin kapısına ulaşıldığında artık doruktadır. Kapı aralandığında yeryüzünde gördüğü her yerden daha güzel bir bahçe çıkar müridin karşısına ve onu daha önce hiç görmediği kadar güzel kadınlar karşılar burada. Her şey tam da kuranda anlatıldığı gibidir, cennet harikadır ve bu kısa ziyaretin tadı müridin damağında kalır. Artık yaşadığı bu kusurlu dünya onun umurunda değildir, tek istediği kısa bir ziyaret yaptığı cennete ebediyen kavuşmaktır. Bunun ise tek yolu vardır, kusursuz iman ve itaat. Mürit tanrının bu dünyadaki temsilcisi olan ve ona cenneti gösteren Hasan Sabbah’a sorgusuz ve kusursuz itaat etmeli, gerektiğinde canını vermelidir. Zaten yaşadığı hayatın ne önemi vardır ki, ölüm onun için çile dolu yaşamından kurtuluş ve zevk dolu yeni hayatına başlamak demektir.

İşte Hasan Sabbah bu şekilde tarihin ilk ve belki de en korkunç terör örgütünü yarattı. Müritleri gözlerini bile kırpmadan öldü veya öldürdü. Selçuklu veziri dahil, Hasan Sabbah’ın canını sıkan kim varsa onun suikastçılarının hedefi oldu ve fedaileri ölümüne savaşıp Alamut kalesinin fethedilmesini engellediler. Hasan Sabbah ise 1124 yılındaki ölümüne dek kalesinde saltanat sürdü.

Öte yandan sanırım madalyonun diğer yüzüne bakmadan hikâye eksik kalır ve ancak anlatmak istediğimin yarısını anlatmama yarar. Sünni olmayan Müslümanların gözünden baktığımızda olanlara, Hasan Sabbah aslında terörist değil, kahramandır. Hasan Sabbah’ın müritleri ise uyuşturucu müptelası filan değil, inançları uğruna ölümü göze alabilen yiğit askerlerdir. Haşhaş hikâyesi ise tamamen Selçuklu devletinin yalanıdır. Selçuklular bu yalanı Alamut kalesinin fethi konusundaki başarısızlıklarını örtmek için anlatmışlar, Hasan Sabbah’ı bir sahtekâr gibi göstermeye çalışmışlardır. Tek bir sözüyle binlerce kişinin ölümüne yol açan hükümdarlar dururken sadece birkaç kodamanı öldüren Hasan Sabbah ve fedailerininse terörist ilan edilmesi saçmalıktan başka bir şey değildir.

Uyuşturucunun hikâyesi de aynı Hasan Sabbah’ın hikâyesi gibidir. Tarih boyunca şu ya da bu şekilde, kelimenin yukarıdaki her iki anlamıyla da hep kullanılmıştır ve kullanımı hiçbir zaman mülkiyet ilişkilerinden bağımsız olmamıştır. Mülkiyet ilişkilerinin değişmesi, sadece uyuşturucu ve mülkiyet ilişkileri arasındaki bağın şeklini değiştirmiş, o bağı hiç koparmamıştır. Uyuşturucuların tarihi, insanlık tarihi, uyuşturucular ve mülkiyet ilişkileri arasındaki bağın tarihi ise mülkiyetin tarihi kadar eskidir.

İlk çağa gidelim. Henüz ekip biçmeyi bile bilmiyoruz, dolayısıyla mülkiyet kavramından henüz söz etmek dahi mümkün değil. Bir kabilemiz ve bir reisimiz var. Onu sevip sayıyoruz. Hastalandığımızda bizi o iyileştiriyor, acıktığımızda tanrı(lar)dan yardım istiyor iyi bir av yakalamamız için, sayesinde karnımız doyuyor. Haliyle de bu ağır görevleri üstlenirken doğadan biraz yardım alıyor…

İlk çağ boyunca, büyücü doktorlar dünyanın neresinde olursa olsun narkotik maddeleri gelecekten haber almak, tanrıya yakınlaşmak, şifa vermek ve bunun gibi nedenlerle hep kullandılar. Güney Amerika’da birçok kabile için psiko-aktif mantarlar kutsaldı ve tanrının eti olduğuna inandıkları bu mantarlardan yiyerek tanrının kutsallığından bir parça olsun tatmış oluyorlardı. Orta Asya’da yaşayan Şamanist toplumlarda esrar erkekliğe geçiş törenlerinin vazgeçilmez parçasıyken Hindistan’da kutsaldı. Amazonlarda yaşayan Conibo Kızılderililerinin büyücü rahibi olmanın ve bilgeliğin yolu ayahuska denilen narkotik bir karışımı içmekten ve sonrasında gelen koma benzeri durumu ölmeden atlatabilmekten geçmekteydi, haliyle de bu koma halinde görülen “kutsal” halüsinasyonlar şamanın, dolayısıyla da kabilenin yaşamını fazlasıyla etkiliyordu.

…Kutsal iksirini içen rahibimiz tüm sırlara erdi. O bizim en bilgemiz, hazırladığı büyülü tütsüsünü yaktı ve tanrıyla konuşuyor bizim için, artık toprağı işleyebiliyoruz ve iyi bir hasat için yakarıyor şimdi tanrıya. O artık çok güçlü, bu toprakların ve bizlerin hükümdarı. Başka toprakları ele geçirmek için onun önderliğinde savaşıyoruz ve bu savaşları kazandıkça güçleniyoruz, o yüceliyor.

İlerleyen dönemlerde derebeylikler ve büyük krallıklar kurulur, tek tanrılı dinlere geçilir ama narkotik maddeler dünya sahnesinden silinmez. Özelikle tarikatlar için önemlidirler. “Ottur, günahı yoktur” deyişi bu döneme ait. Öte yandan, her ne kadar Hasan Sabbah’ın ki benzeri tarikatlarda, kutsallığın kapısını açmakta kullanılsalar da, bu maddeler ilkçağdaki gibi kutsal şeyler değiller artık. Ortaçağda narkotik maddeler günlük hayatın sıradan bir parçasını oluşturuyorlar. Afyonun Avrupa’da, bilinen tek ağrı kesici olmasının yanı sıra, keyif verici özellikleri nedeniyle de kullanımı oldukça yaygın, -sanırım durumun böyle olmasında zavallı serflerin sıkıcı hayatlarını bir nebze olsun renklendirmeye çalışmalarının payı büyük- Bin bir gece masallarının mistik öğesi Esrar ise, Marco Polonun Uzakdoğu yolculuğu sonrası giriyor Avrupa insanının hayatına. Osmanlı Devletine baktığımızda da durum çok farklı değil. İstanbul’da esrar satan dükkânların olduğuna dair kayıtlar mevcut, afyonun ise en kalitelisi zaten Anadolu’da yetişeni (günümüzde de durum kesinlikle farklı değil; eroin, morfin, kodein gibi afyon türevlerinin en iyisi Türk malı olanı olarak kabul ediliyor ve Türkiye pazarın yüzde seksenini elinde tutuyor) olarak kabul görüyor tüm dünyada. Bu topraklarda esrar ve afyonun kullanımı dördüncü Murat döneminde alkol, sigara ve kahveyle birlikte yasaklansa da, bu yasak dördüncü Murat’ın afyon komasına girerek ölmesi nedeniyle uzun sürmüyor. Yasağın kalkmasıyla birlikte esrara methiyeler düzmeye devam ediyor dönemin şairleri;

"Esrar sırrın cem'idir sır tutarız dervişiz,

Dalga duman esrarla mertebeye ermişiz.

Libasımız çul çaput güzelleri yaptık put,

Aşk ile olduk bulut maşuka can vermişiz."

Sanayi devrimiyle birlikte üretim ve mülkiyet ilişkileri bir kez daha değişirken, benzeri bir değişim kimya biliminin gelişimiyle birlikte narkotik maddelerde de yaşandı, sentetik uyuşturucular keşfedildi ve Hasan Sabbah hikâyeleri eskisinden de korkunç bir hal aldı. Bu günümüze uyarlanmış hikâyelerinse sanırım en korkuncu ve Hasan Sabbah öyküsü deyişine en çok yakışanı methamfetaminin öyküsü. Methamfetamin özellikle korkunç yan etkileriyle tanınan sentetik bir uyuşturucu. Bu maddeyi kullananların vücutlarında iğrenç yaralar açılıyor ve dişleri dökülüyor, kullananların kendilerine zarar vermeleri sıklıkla rastlanan bir durum. Bunun yanı sıra çok yüksek bir bağımlılık oranı var. Peki, hal böyleyken insanlar bunu neden kullanıyor. Ana sebep gayet ekonomi-politik, etkileri kokaine benzeyen bu ilaç çok ucuza alınabildiği gibi evde de kolayca imal edilebiliyor. Kullanıldığı andan itibaren 16 saat boyunca yorgunluk ve açlık hissi kaybolur, özgüven artar. Bu süper etkileri nedeniyle ilaç ilk olarak ikinci dünya savaşı sırasında Naziler tarafından Sovyetlerle karşı savaşırken kullanıldı. Nazi komutanları, kendi askerlerine yorgun hissetmemeleri ve cesaret kazanmaları için bu ilacı verdi ancak herhangi bir kimyasalın vereceği cesaret yurdunu savunan Sovyet halkının cesaretinden daha fazla değildi ve ilaç ikinci dünya savaşı sonrasında Almanya’da yasaklandı. Öte yandan ilacın kullanımı son bulmadı, hızla Asyalı Hasan Sabbahların eline geçen ilaç birçok ülkede patronları tarafından işçilere dağıtıldı ve böylece işçilerden çalışma saatleri boyunca çok yüksek verim alınması sağlandı. İlacın etkisi geçtiğinde ise tüm enerjisi tükenen işçiler olağanüstü bitkin hissediyorlardı ancak mesai bitmiş olduğu için bu mesele patronların çok umurunda değildi. Neyse ki bu durum birkaç işçinin cinnet geçirip ailelerini ve kendilerini öldürmesi sonrası son buldu. Ama tabiî ki de bu son methanfetaminin sonu olmadı. Özellikle hayat kadınları, ilacı hayatlarını çekilebilir kılmanın tek yolu olarak yaygın şekilde kullanıyor. Bunun yanı sıra ilaç, ekonomik nedenlerle hızla gençler arasında da popüler hale geliyor. Henüz Türkiye’de yaygın değil, ama yaygınlaşmaması için önünde Türkiye’nin afyon üretimindeki başarısından başka hiçbir engel de yok.

Bir afyon türevi olan eroinin ise kullanım yaşının ülkemizde 13 civarına düştüğü söyleniyor ve bundan dert yanılıyor. Öte yandan eroinin ilk olarak ilaç tekeli Bayer tarafından 1896 yılında doğru dürüst araştırma yapılmaksızın, çocuklar için ağrı kesici olarak piyasaya sürüldüğünü ve 1913’te etkilerinin görülmesine rağmen Türkiye’de 1933 yılına dek üretiminin yapıldığını biliyorsanız sağlığı paraya dönüştürülebilecek bir meta olarak görenlerin bu konudaki samimiyetinden dahi emin olamıyorsunuz.

Öyküsü methanfetamine oldukça benzeyen ecstasy ise zaten oldukça yaygın. Bu ilacın ilk kullanımı da tıpkı methanfetamin gibi bir savaş sırasında. Ecstasy ilk olarak Vietman savaşında ABD’nin süper asker projesinin bir parçası olarak, yorgunluk hissini yok etmesi ve kişinin yaptığı işten zevk alması gibi etkileri nedeniyle kullanıldı. Böylece ABD’nin süper askerleri yorulmadan ve büyük bir neşeyle adam öldürebileceklerdi. Ancak tıpkı methanfetamin gibi ecstasy de yetersiz kaldı. Bugünse gidilen kulüplerde sabaha kadar donuk bir bakış ve kasılmış bir çeneyle yorulmak ve durmak bilmeden dans etmek için kullanılıyor. Ertesi gün haliyle inanılmaz yorgun ve biraz daha aptal hissediyor hayatı hızlı yaşayan gencimiz ama ne önemi var ki(!) Bu ilacın yaygınlaşmasında ve kullanım yaşının ürkütücü şekilde çok düşük olmasında yapılan reklâmın payı yadsınamaz.

En az ectasy kadar reklâmı yapılan bir diğer uyuşturucu ise Freud’un deyimiyle “mucize ilaç” kokain. 1850 yılında And Dağlarında binlerce yıldır yetişen ve yerliler tarafından biraz zindelik ve açlık hissinin bastırılması için çiğnenen koka yaprakları Avrupa’da zenginleştirilip piyasaya sürüldü. Neden olduğu kaşıntıya ve çok güçlü psikolojik bağımlılığına karşı henüz geliştirilmiş bir tedavi olmadığını saymazsak kokain gerçekten de tam bir mucize. Aynı zamanda kullandığınızın ortaya çıkması da kötü bir şey değil, aksine bir çeşit statü göstergesi. Mafyanın da eli bu sayede üç beş ekmek tutuyor. Her şey çok güzel…

İşte bu noktada Hasan Sabbah öyküsündeki madalyonun diğer yüzü, narkotik maddelerin diğer kullanım şekli çıkar karşımıza. ABD nasıl olduysa Evo Morales’in Bolivya’da iktidara gelmesiyle birlikte kokainin ne kadar büyük bir tehlike olduğunu fark edip, Bolivya’ya koka üretimini durdurması yönünde baskı yapmaya başlamıştır. Öte yandan koka, kokain dışında bir sürü şeyin daha hammaddesidir ve Bolivya ekonomisi için önemlidir. ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki Kolombiya’nın dünyadaki uyuşturucu ticaretinin kalbi olması ve uyuşturucu mafyasına karşı önemli bir savaş veren FARC’ın, ABD’nin terörist örgütler listesinde en üst sıralarda yer alması ise ABD’nin bu konudaki samimiyetinin göstergesidir. ABD burada Selçuklu devleti rolündedir.

Çok benzeri esrar için de geçerli. 1920’lerde ABD’nin pamuk ihracatında lider, ama bu çok ta karlı değil, çünkü pamuğun pazardaki en önemli rakibi kenevir pamuğa göre hem daha kolay yetiştiriliyor, hem de kenevirden yapılan giysilerse pamuktan yapılanlara göre daha sağlam ve teri emme konusunda daha iyi. İşte tam da bu tarihlerde ABD kenevirden üretilen esrarın insanı delirten(!) bir madde olduğunu fark etti ve neyse ki ABD öncülüğünde tüm dünyada kenevir üretimine ciddi kısıtlamalar getirildi. Sonradan yapılan araştırmalar sonucu, alkolün ve özellikle sigaranın esrara göre çok daha korkunç fizyolojik zararlarının olduğu fark edilmesine rağmen, yasaklanmaları Philip Morris ve birkaç arkadaşını üzebileceği için bu durum çok söz konusu edilmedi.

Öte yandan esrarın yasaklanması onu mafya için bir kazanç kapısı haline getirmiş ve aynı zamanda ağır uyuşturuculara geçiş için bir basamak olmasını sağlamıştır. Tüm bunlardan daha korkuncu bu durumun yaratmış olduğu alt kültürdür. Bu görece masum madde tam anlamıyla bir uyuşturucuya dönüşmüştür. Kullananlar düzenin yaramaz çocuğu rolünü oynamayı severler ancak değiştirmek için hiçbir şey yapmazlar. Tıpkı bu düzenin uslu çocuklarının işten eve gelip televizyonu açarak uyuşmaları gibi, açlıklarının ve yoksullukların sebebini sorgulamak yerine kader deyip geçecek kadar dinle uyuşturulmuş oldukları gibi, yaramaz çocuklar da esrarlarını çeker ve düzene baş kaldırmış hissederek uyurlar, uyuşurlar.

Başta da söylediğim gibi uyuşturucunun hikâyesi Hasan Sabbah’ın hikâyesi gibi. Sıkça yapılan yanlışlardan biri ise hikâyede anlatılan tütsülere takılıp kalmak ve o cennet güzelliğindeki bahçeye kavuşma hayalinin, geçirilen din eğitiminin veya Selçuklu devletinin yalanlarının ne kadar güçlü uyuşturucular olduğunu kaçırmak. Sanırım en tehlikelisi de bu. Bilmeden, fark etmeden uyuşmak. Televizyon veya bilgisayar karşısında, okulda veya camide, uyuşturulduğunun farkına bile varmadan sorgulayamaz, düşünemez olmak.

(okududuğunuz yazıyı daha önce milliyet gazetesinin blog bölümünde yayınlamıştım. küçük düzeltmeler sonrası burada ikinci kez yayınlamış oldum)

Yorumlar

tebrikler

31 Ekim 2009, yazan Çağlar Ceylan,
Yorum no: 1217

çok güzel bir yazı başka da bir şey söyleyemiyorum.

Bunu kim neden yazdı

10 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 1930

Buna inanmamızı beklemiyorsunuz her halde. saçma. kötülemek istemişsiniz siz Hasan Sabbahı, siz kime hizmet ediyorsunuz. ?

 

hasan sabbah

12 Şubat 2010, yazan dalkan,
Yorum no: 1958

   Aslında yazı boyunca kimseyi kötülemek gibi bir niyetim olmadı, özellikle de Hasan Sabbah'ı. Hakkında bir sürü farklı öykü (kimisi öven, kimisi yeren) olan tarihi bir karakterin öyküsünün/öykülerinin üzerinden, uyuşturucuların öyküsünü anlatmaya çalıştım sadece. Kendisiyle bir alıp veremediğim yoktur, babam da Selçuklu veziri değildir. Sanrım yazıyı tekrar okumanız halinde, öyküyü iki yönüyle de ele aldığımı göreceksiniz zaten. Tüm bunların yanı sıra yazıda asıl anlatmaya çalıştığım Hasan Sabbah'ın öyküsü olmadığı için inanmanız gereken öykü de Hasan Sabbah'ın değil uyuşturucuların öyküsüdür. Umarım tekrar değerlendirirsiniz.

tebrik

25 Şubat 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 2052

gerçekten harika bir yazı, teşekkür ediyorum. özellikle sondan bir önceki paragraftaki tespit beni çok -ama gerçekten çok- etkiledi. tekrar teşekkürler.

 

 

AdaptiveThemes