Skip to content

Kültür-sanat ile bilim-teknoloji apayrı dünyalar mı?

27 Kasım 2009, ekleyen Erkin Özalp

Aşağıdaki yazım, soL dergisinin yıllar öncesindeki (bulamadığım) bir sayısında yayımlanmıştı... Konunun güncelliğini pek yitirmemiş (hatta belki bazı açılardan daha bir güncellik kazanmış) olduğunu düşünerek, yeniden paylaşmakta yarar gördüm: 

“Kültür ve sanat” dünyasının insanlarına:
 

Bilim ve teknoloji size de lazım!

Aydının ve sanatçının işi, geçmişin soyut “insan”ını aramak, bulduğunu sandığı oranda yüceltmek ve onu sürekli kirlenen bu dünyada korumaya çalışmak mıdır? Yoksa geçmişe ve bugüne bakarken geleceğin ipuçlarını yakalayabilmek ve geleceğin insanını yaratma mücadelesine katkıda bulunmak mı? İkincisini yapma iddiasında olanların bilimden ve teknolojiden bihaber olmaları mazur görülemez.
 
Bir sanatçı, edebiyatçı ya da aydın, “Ben bilgisayarla yazı yazmam”, “Ben İnternet’ten anlamam” ya da “Ben öyle ‘imeyıl’ falan bilmem, yazdıklarımı posta ya da faks yoluyla gönderirim” deme hakkına sahip midir?
 
Bu türden cümleleri neredeyse övünerek sarf edenlerin sayısındaki azalma, soruyu geçersizleştirmiyor. Dışsal zorlamalar sonucu bilgisayar kullanmaya ve İnternet’ten yararlanmaya başlayanların pek çoğunun bu işin müptelası haline gelmiş olmaları da...
 
Soruyu genelleştirebiliriz: Aydınların, sanatçıların ve edebiyatçıların (ya da sözcüğün dar tanımıyla “kültür” insanlarının), bilim ve teknoloji söz konusu olduğunda, ilgisizlik ile kuşkuculuk (hatta düşmanlık) arasında gidip gelmeleri doğal kabul edilebilir mi?
 
“Ben fizikten, matematikten, teknolojiden falan anlamam, benim işim ‘insan’la ilgili” demenin herhangi bir meşruiyeti bulunabilir mi?
 
Bilgisayarla ilk karşılaştıklarında, insan yaratıcılığının yeni bir örneğini değil, yeni bir “şeytan icadı”nı görme duygusunu yaşayanların, insan denen mahluku anlamaları hiç de o kadar kolay değildir.
 
Bir aydın ya da sanatçı, İnternet diye bir şeyin varlığından haberdar olduğunda, bu şeyin ne olduğunu başka herkesten önce öğrenme isteğini duymuyor ve insanlık için yaratabileceği olanakları hayal etmeye çalışmıyorsa, ortada bir sorun var demektir.
 

Postmodernistlerin boş buldukları kalelere attıkları goller

İnternet ve daha genel olarak bilişim teknolojilerinin, insanlığın evrensel bilgi birikimine ulaşmayı ve bu birikime katkıda bulunmayı kolaylaştırmaları açısından, matbaanın yaygın olarak kullanıma sokulmasından sonraki ikinci büyük sıçramanın koşullarını yarattığı söylenebilir.

Ama bu sıçramanın gerçekleştirildiğini söylemek için henüz erken. İnternet, bugün için, bilgiye ulaşmayı kolaylaştırdığı kadar, bilgisizliği derinleştirmeye de yarıyor. Yüzeysel bilginin bolluğu, dünyayı kavramayı kolaylaştırmak yerine olanaksızlaştırıyor.
 
Bu açıdan bakıldığında, “postmodern” döneme girdiğimizi söyleyenlerin haklı oldukları bir yan var!
 
Bu dünyayı kavramanın zaten imkansız olduğunu iddia eden postmodernistlerin ayırt edici özelliklerinden biri, ait oldukları teorik bütünlüklerden kopardıkları bilimsel kavramları ve bilgi kırıntılarını “etkili” bir şekilde kullanabilmeleri.
 
Alan Sokal ile Jean Bircmont’un konuya ilişkin çalışması (“Son Moda Saçmalar”, İletişim Yayınları), meşhur postmodernistlerin kuantum fiziğinin “belirsizlik” kavramını ya da matematiğin “kaos” kuramını kullanırken bilimsel kavramların ırzına ne şekilde geçtikleri konusunda yeterince aydınlatıcı. Bu konuda Türkiye’den bir örnek, “Schrödinger’in Kedisi”ni cehaletine alet etmeye kalkışan Alev Alatlı. Doğa bilimlerinde “mutlak bilgi”ye yer olmadığının ancak 20. yüzyılda anlaşılabildiğini zanneden Alatlı’nın yazdıklarını roman formuna sokması, kolay okunma ve çok satma kaygısının yanı sıra, aşırı derecede sığ ve eklektik olan “felsefe”sini başka türlü yutturamayacağını bilmesinin ürünü olsa gerek...
 
Ama bir tarafta “kötüye kullanma” varsa, diğer tarafta da bunu fark etmekte zorlanan bir “entelektüeller” topluluğu var. Bilime dair ilgisizlik ve bilgisizlik, bilim ve ilerleme düşmanlarının işini kolaylaştırıyor. Bu koşullar altında, maddi dünyanın tam bir resmini verme iddiasında olmayan kuantum kuramının bazı fiziksel nicelikleri 4 bin kilometrede birkaç saç telinin kalınlığı kadar hata payıyla öngörmesi önemsizleşiyor, ortada yalnızca “belirsizlik” kavramının gündelik dildeki çağrışımları kalıyor...
 
“Yeni insan”ı hayal edebilmek için...
 
Dünyamızın sürekli kirlendiğinden, insani ilişkilerin yozlaştığından, önce ekmeklerin sonra da her şeyin bozulduğundan yakınanlar, bazı açılardan haklı sayılabilir. Kapitalizm gerçekten de kirletir. Buna karşın, geçmişin insani ilişkilerinin çok daha güzel olduğunu yalnızca gericiler iddia edebilir.
 
Mısır piramitlerini inşa eden kölelerden biri olmayı kim hayal eder? Zincirlenip gemilere tıkıştırılarak Amerika’ya götürülen Afrikalılardan biri olmayı? Saraya cariye seçilmeyi? Küçük yaşta ailesinden koparılıp ömür boyu askerlik yapmayı? Ya da ilk sebebi çoktan unutulmuş bir kan davası için öldürmeyi ve ölmeyi?
 
“İlerleme” düşüncesinin sorgulandığı bir çağda yaşıyoruz.
 
Kapitalizmin insanlığı ileriye taşıma kapasitesinin bu denli daraldığı bir dönemde ilerleme düşüncesinin sorgulanması, burjuva ideolojisinin bir büyük başarısıdır. Ve bu başarının ardındaki nedenlerden biri de, bilim ve teknolojiye ilişkin popüler korkuların “entelektüel”lere de sirayet etmiş olmasıdır. Bilim ve teknoloji dendiğinde akıllarına her şeyden önce ozon tabakasının delinmesine ve küresel ısınmaya (ya da soğumaya) dair rivayetler ya da gen teknolojisinin kötüye kullanılmasına ilişkin felaket senaryoları gelenlerin, “ilerleme” düşüncesinden soğumaya başlamaları kaçınılmazdır.
 
Gen teknolojilerinin kötüye kullanılmasının ciddi bir tehdit olduğu doğrudur. Ama örneğin, ortalığı “kopya insan”ların doldurmasından korkmaktan daha saçma bir şey olamaz; çünkü bunun gerçekleştirilme olasılığının düşüklüğü bir yana, kapitalizm zaten insanları birbirlerine benzeterek sıradanlaştırmak konusunda bir hayli yol almıştır. Genetik yapısı değiştirilmiş bitki ve hayvanlardan üretilen besin maddelerinin insan sağlığı açısından bir risk oluşturduğu doğrudur; ama bugün yediğimiz ve içtiğimiz şeylere doluşturulan kimyasal maddelerin pek çoğunun “riskli” değil, düpedüz “zararlı” olduğu biliniyor. Bunlar bir yana, insanlık, tarımsal faaliyetlere başladığı dönemden beri, bitkilerin ve hayvanların genetik yapılarını değiştiriyor. Eğer böyle olmasaydı, bugün ne ekmeklik buğdaya sahip olurduk ne zeytine ne de karpuza. Gen teknolojilerinin gelişimi, insanlığın bu işi daha bilinçli bir şekilde yapmasını ve bu arada “kendi doğasına” da daha fazla egemen olmasını mümkün kılıyor. Bundan daha heyecan verici bir şey olabilir mi?
 
Ortaçağ karanlığı, insanların karanlıktan sıkılması sayesinde değil, bilimsel ve teknolojik kazanımların insanlığın yeni bir tarihsel sıçrama gerçekleştirmesini olanaklı hale getirmesi ve bu olanağı temsil eden toplumsal güçlerin tarih sahnesine çıkması sayesinde aşılmıştı.
 
Bugün de “karanlık” bir dönemden geçiyoruz. Ama diğer taraftan, insanlık, yeni bir tarihsel sıçrama gerçekleştirmek için gereken birikimi yaratmış durumda.
 
Kıtlığın ortadan kaldırılacağı ve tüm insanların yaratıcı enerjisinin açığa çıkarılacağı bir yeni çağın ve bu çağın yeni insanının hayalini, yalnızca bu birikimin farkında olanlar kurabilir. 
 
* * *
 
Tüm bunları bir yana bırakıp meselelere yalnızca “estetik” kaygılarıyla yaklaşsak bile, bilim ve teknoloji konusundaki ilgisizliğin bir şeyler kaybettireceğini söyleyebiliriz.
 
Bu konudaki en basit örneklerden biri, √2’nin irrasyonel bir sayı olduğunun ispatındaki sadelik ve güzelliktir. Yine örneğin, özel ve genel görelilik kuramlarındaki estetik yanları görebilmek için, bu kuramlar hakkında biraz olsun bilgi sahibi olmak yeterlidir.
 
Ya teknoloji?
 
Teknoloji dünyasının her tür estetikten yoksun olduğu düşüncesini terk etme cesaretini göstermeye hazır olanlar, işe Leonardo da Vinci’nin mühendislik tasarımlarını inceleyerek başlayabilir...
 
 
İLGİLİ SAYILABİLECEK YAZILAR:
 
Aydınlık çağın eşiğinde
 
Kahrolsun matbaa!
 
GDO karşıtları, gericiliklerinin farkında mı?
 

 

 

 

AdaptiveThemes