Skip to content

Ne içinde zamanın, ne de büsbütün dışında

10 Eylül 2010, ekleyen samata

Haldun Taner'in Bilgi Yayınevi'nden çıkan "ölürse ten ölür, canlar ölesi değil" kitabında Tanpınar üzerine yazdığı yazıyı çok beğendim ve sizlerle de paylaşmak istedim:

Yaşamayı böylesine seven, onu bir sanat haline getiren, her anının tadını çıkarmayı böylesine adet edinen az insan tanıdım. Bence, hoca, şair romancı kişiliklerinden önce, onun bu yaşama sevinci dolu bohem yanı, ömrini estetik ve düşünsel bir yoğun yaşantılar halkası yapmak isteyen yanı, daha ağır basardı. Bu yanıdır ki, bütün öbür kişiliklerini zenginleştirir, böylesine içten ve sıcak yapardı.

Ahmet Hamdi Tanpınar, ben de her zaman kurak toprağa düşmüş bir bitki hüznü yaratmıştır. Adilikler, sathilikler, gelgeçlikler, vurdumduymazlıklar içinde bir ortamda, onu mülteci bir Orta Avrupalı, örneğin bir Macar yazara da benzettiğim çok olmuştur. Sağla solla, tittiz bir ayrım yapmadan her önüne çıkan insanla dost sanılışı, hep bu yalnızlığından, kendine bir tutamak aramak, hiç değilse taşmak ihtiyacında olan engin dostluğuna birtakım yankı adacıkları bulabilmek zorunluluğundan doğuyor olmalı idi.

Bir de şu var: Belki de insanlara çıkardan uzak, alabildiğine içten bir yakınlık göstere göstere bunun zevkine ergeç onları da vardıracağını ummuş olabilirdi.

Onca, dünyayı sırf onun gibi güzele tapış, insanlığa, dostluğa onun gibi bir inanış kurtarabilirdi. Bu bakımdan böyle bir dinin havariliği sayabiliriz arkadaşlığını, hocalığını, yazarlığını ve her yönünü.

Durmadan Düşünen, Duyan Bir Varlık

Omzunu çarpıtıp, sağ kolunu gererek, elinizi dürüst ve sımsıkı öyle bir kavrayışı vardı ki, bu avucun içinde sanki onun dost kalbinin sıcak akışını duyardınız. Bir çocuğunki kadar temiz gözleri parlar ve hafifçe yaklaşıp bir sır söyler gibi başlardı konuşmaya. O kısık, ona çok yakışan, onun içtenliğini daha çok vurgulayan sesi ile.

Size rastlamadan, kendi kendine, çoğu zaman o günki bir rastlantı veya yaşantının çağrışımı ile daldığı bir düşünce silsilesinin son halkasını size açıverir, başından, gelişmesinden habersiz olduğunuz bu fikir yolculuğunu sanki siz de onunla bilikte katetmişsiniz gibi sonucuna sizi de ortak etmek isterdi. Kendi düşüncelerinizle, sokağın ve çevrenin gürültüleri ile günlük kaygularla bunalmış kafanız bu söylenenle bir bağlantı kurmakta gecikir, anlasa bile ilkin onun anlattığı sıcaklıkta algılayamaz, ama yavaş yavaş onun iklimine, onun dünyasına girince, bu söylenen çoğu zaman yeni, aranıp duyulup varılmış yargı ya da bulguya, onun istediği ilgi ile yaklaşıp, çoğu zaman bunu benimser, ondan ayrıldıktan sonra da yolunuza bu düşünce ile ya da ona katılan yeni çağrışımlarla devam eder, sizi sıkan şeyin baskısından bir süreyle uzaklaşmış olurdunuz.

Ölümünden birkaç gün önce Hachette'de rastlaşmıştık. Ayak üstü son romanından konuştuk. Eli elimde, "Dün gece sizinkilerle birlikte idim" dedi. " Bezik oynadık. Tevfik Sağlam Paşa, Osman Horasanlı, Fahri Arel, Hamit Nafiz, İlhami Bey...yedi buçuk liralarını aldım."

"Üzülmüşlerdir" dedim. Güldü. Başını salladı. Sonra yine eli elimde, "Yahu ne temiz, pürüzsüz, ne berrak insanlar" dedi. "Onların yanında kendime bakıyorum da ne Şarklı olduğumu anlıyorum. Biz çok gıllıgışlıyız yahu, onlara kıyasla, Ali de benim gibi idi." Sevgili Ahmet Hamdi...Kendine iftira ediyordu. Gıllıgışlı adam bunu düşünebilir, düşünse de söyleyebilir mi idi. "Estağfurullah" demedim. Bu sözlerinde bir "estağfurullah" avcılığı aramak kadar onu tanımamak olamazdı. O bunu sırf o beş dostuna duyduğu hayranlığa yeni bir renk katmak sevinci ile yapıyordu.

Ne kadar dürüst ve gıllıgışsız olduğuna çok örnekler verebilirim. O her zaman kendine sadık ve tutarlı kalabilmiş bir kişilikti. 27 Mayıs subaylarının çıkarcı jurnalerin kışkırtısı ile üniversitelerin en değerli hocalarını kürsülerden uzaklaştırdıkları zamanlarda Ahmet Hamdi de badireden kurtulmuş olmasına karşın, bu zorbalığı birgün onaylamadı, jurnalci hocalara küstü. Onların yaptığından utanç duydu. Bunu her fırsatta belli etti. Bir polemıkçi, bir savaşım insanı değildi. Bütün bunları kendi kendine tutarlı kalmak için yapıyordu. Başka türlüsü onu kahrederdi. Tek kalesi kişiliği olan her insan gibi.

Aşkları

Herkesin sıcak evine, kendini bekleyenlerin yanına döndüğü akşam vakitleri Ahmet Hamdi'yi Narmanlı Yurdu'ndaki bekar odasındaki yalnız plakları ve kitapları beklerdi.

Sınırlı hoca aylığının yarısını her ay kitaplara yatırır, kitap paketine sevgi ile sımsıkı sarılır, sayfalarını, bir kadın soyuyormuş gibi gözleri parlayarak, şehvetle açardı.

Güzele albildiğine açık ruhunun kadınlara ilgisiz kalmayacağı muhakkaktı. Ne var ki, bu aşkların çoğu platonik kalırdı. Hatta aşık olduğu hanımların bundan haberi bile olmazdı.

Freud'un sublimation öğretisine Ahmet Hamdi'den güzel örnek sanırım kolay bulunamazdı. Tanpınar bu platonik aşkları somutlaştımaya kalksa idi, bu Tanpınar olur mu idi. Bütün bu yaşanmamış, kursakda kalmış hayali aşklar, ona yaratmalarında en sıcak iti oluyor, bir Bursa türbesinde bir genç kızın uçucu gülümsemesi, sarı saçlarını balerinler misali topuz yapmış hayali bir genç kadının Maya galerisinin ahşap merdivenlerinden inişi Ahmet Hamdi'nin belleğine ve ruhuna yapışıp kalarak, sıcağı çabuk geçirmeyen bir çini soba gibi onun iç iklimini uzun süre ısıtıyordu. "Mahur Beste"nin, "Huzur"un nice şiirlerinin arka fonunda hep böyle sublime edilmiş sevgililer bulmak mümkündü. Tekrar ediyorum. Onlara daha yaklaşsa, et ve kemik temasını göze alsa, onları somut birer varlık olarak yaşasa, onlara doysa belki, belki de ne kelime, muhakkak ki bu coşkusu, bu hayranlığı pek kalmayacaktı. bazı şeylere uzaktan bakmak, onlara onlarda olmayan bir boyut kazandırır. En azından ona bakanın ona giydirdiği varlığın boyutu. Onlar konuşmamalıdırlar. Konuşmadıkça büyürler. Onlara yaklaşmamalıdır. Yaklaşınca hergünki gerçek ve yavan yanlarını da ele verirler. İstemeden o romantik aşığın yarattığı imajı yalanlarlar. Ahmet Hamdi edebi başarılarının olgun ve orijinal buluşlarının sevdiği kadınlar tarafından takdir edilmesini beklemek saflığını göstermiş midir bilmiyorum. Herhalde bunu beklediği zamanlar olmuştur. Kadınlar kendileri için düşünülen her güzel şeyi severler. Onların resmini, heykelini yapan sanatçıları takdir ederler. İlham kaynağı olduklarını öğrenmek, onları her zaman çok mutlu eder. Ne kadar güzel olurlarsa olsunlar, daima bir yerinden eksik olan güvenlerini güçlendirir. Bunlar doğrudur, doğrudur da çoğu kadınların beğenisi kendi kişisel alanlarının dışına pek taşamaz. Ahmet Hamdi bir aşk şairi değildi. Romanları, denemeleri hep kültürle yüklü ve Ahmet Hamdi'nin kişiliği kadar çok yönlü, çok zengindi. Bu romanlarda, yazılardaki seviye ile sevdiği kadınları hayranlığını kazanması, örneğin bir Paul Geraldyn'in Toi et Moi'sı ile -çünkü hanımlar hemen Geraldyn'in Toi'sı ile özdeşleşiverirler- kazandığı kolay beğeniyi kazanamazdı. Ahmet Hamdi'nin, Yahya Kemal ile Ahmet Haşim'in, bu iki birbirini çekemez kişiliklerini kendi imbiğinde eritmiş bir şair kişiliğinde çok ağır basan bir de Ahmet Hamdi kişiliği vardır. Bu kişilik yukarıda saydıklarımızın dışında, örneğin bir Paul Valery'den de büyük çapta etkilenmiştir. Thomas Mann'ı övdüğüne rastlamadım. Thomas Mann'da eğer okuduysa onun hayranlığını kazanacak soydan bir başka romancı idi. Edebiyat ve mimariden sonra en çok sevdiği sanat müzik olduğu için, Türk romancıları içinde arkitektonik yapı ile romqnın olduğu gibi, müzikal yapı ve fugue sanatı ile romanın yakın ilişkisini de ilk keşfeden o olmuştur.

En büyük hizmeti

Ahmet Hamdi'nin bir büyük ve değerli özelliği de ustası Yahya Kemal'in etkisi ile Türk geçmişinin ve bugünün sentezine yönelik bir yaklaşım içinde bulunuşu idi. Sanat tarihimizin inceliklerini edebi bir dille, onun kadar sevgi ve vukufla okuyucuya getiren bir benzerini tanımıyorum. Hepimiz Ankara'ya, İstanbul'a, Konya'ya, Erzurum'a, Bursa'ya onun gözüyle baktığımız zaman hem ulusal, hem kişisel zenginliğimizden övünç duyarız. Ulusal, çünkü o şehirlere niteliklerini veren şey başta sanat yapıtları olmak üzere, Ahmet Hamdi'nin sıcak kaleminde dile gelir, içimize işler ve onun çok üzerinde durduğu o mekan ve zaman sanki beyaz kağıtta canlanır. Kişisel, çünkü bu sihirbazın kalemi bizim içimizde ona akraba telleri kıpırdatır, onunla aramızda da bir ortaklık övüncü yaratır. Bursa'nın akarsuları onun sayfalarında şıkırdamaya başlar. Süleymaniye'nin minarelerinden kopup gelen ılık bir rüzgar yüzünüzü okşar. Bence Ahmet Hamdi'nin en büyük şaheseri "Beş Şehir" adlı ölmez yapıtıdır. Bu beş şehir durdukça, bu yapıtta onun en içten yorumu olarak ayakta kalacaktır, kanısındayım. Bir yazarın ulusal kültürü ve geçmişin kalıtımı ile bu rütbe özdeşleşmesinden ve onun yurttaşlarına böylesine ustalıkla yaymasından büyük bir yurt ve kültür hizmeti düşünülebilir mi?

Yine Bir Oyun Peşinde

Ahmet Hamdi, sadece bu yüce kalıtımın dünyasında onun büyük mimari eserleri içinde, şehirlerin kendine özgü zamanlarının ve üsluplarının müziğinde değil, doğanın tüm olanaklarına da apaçık, onun bütün güzelliklerine de aç ve onun ikinci elden değerlendirmesi olan dünya resim şaheserlerine de hayran yaşadı.

Kadın güzelliğini, doğa güzelliğine benzeten ressamlara, kafa ile değil yaşantı ile hak verdiği bir günü unutamam. Yaz sonlarında bir gün Küplüce arkalarında uzun bir yürüyüş yapmış, hem güneşli, hem de hüzünlü doğanın kaçıcı birkaç anını yaşarken, bu benzetişi kendi keşfetmiş olmanın mutluluğuna varmıştı. Ertesi gün beni fakültede bulmuş, o yaşantının etkisi uçup kaçmadan, alelacele Giorgione'nin Venüs'ünü görmek, ona bir de dünkü yaşantısından yeni bir olgunlukla bakmak istemişti. Doğa, kentler, mimari, kitap, müzik, resim, heykel, koca sanat tarihi, onun yeni yaşantıları, görünümleri ile, şaheseri ile doğrulayan, destekleyen bir büyük kaynak oluyordu. Bu geçici hayat içinde, insan kendine bundan seviyeli bir oyun bulamazdı.

 

Kaynak: Haldun Taner, ölürse ten ölür, canlar ölesi değil, Bilgi Yayınevi, 1988: İstanbul, sf. 33-38.

İlgili Haber: http://www.haberveriyorum.net/haber/hakki-basguney-turkiye-aydini-batililasma-ve-iki-roman

 

 

AdaptiveThemes