Skip to content

NİHAT ATEŞ: Nâzım ile maceramız ve o da 'meta'laştırılırsa...

23 Ağustos 2010, ekleyen nihatates

“Onunla maceramız hep çokboyutludur. Şiirleriyle başlar, kişiliğine geçeriz,
oradan düşünce sistemine.
Kimimiz, onun “dünya görüşünü paylaşmadığı
halde ona hayranlık duyduğunu söyleyerek gericiliğinin kılıfı olarak kullanır,
kimimiz yaşlı gözlerimizin, kırık kalplerimizin “aşk doktoru” olarak.
Nâzım, sanatı ve dünya görüşüyle bize çokboyutluluğuyla bir “hesaplaşma” alanı açar. Öteki bütün büyük sanatçılar gibi. N.A

Baktıkça bu küstâh toprağa insan
kendi soyunun ilk kavga narasını duyuyordu yüreğinde,
bir kayanın altından kesmek onun yolunu
ve hep birlikte çığlıklarla üzerine saldırıp
bir mamutu yener gibi yenmek onu. (M. İ. M, s, 242)

Anadolu toprakları dışında başka bir coğrafya bilmiyorum ki, şiir birikimi bu kadar yoğun, şiir geleneği nitelik ve nicelik açısından bu kadar büyük sıçramalar ortaya çıkarmış olsun. Hemen her dönem ya da klasik anlamıyla kullanırsam “kuşak” hiç de küçümsenmeyecek birkaç önemli şair, dolayısıyla da şiir anlayışı yaratmıştır. Hangi estetik anlayış ya da duyarlıkla yaklaşırsanız yaklaşın önünüze kaya gibi sert, aşılmaz dağlar gibi bir gelenek çıkar. Fakat Türkiye’de şiir yazmaya başlarken insan bu geleneğin farkında değildir çoğu zaman. Yavaş yavaş şiirle ilişkisini ilerlettikçe, şiiri tanıdıkça, “hangi işe” sarıldığının farkına varır. Bu farkına varış başlarda biraz inatlaşmaya dönüşürse de zamanla bu inatlaşma başladığı gibi biter ve şair adayı dümenini edebiyatın başka alanlarına doğru kırmaya başlar. Onun için bu topraklarda, bu birikimin temelinde şiir yazmaya kalkmak her şeyden önce büyük bir inat ve sabır işidir. Samanlıkta iğne arar gibi ararsınız şiirinizi. Bulacağınız ise oldukça şüphelidir.

Bu gelenek içinde öyle “büyük dağlar” vardır ki, demiştim ya; onlardan biri de Nâzım Hikmet’tir. Hemen hemen ilk şiire başlayanların uğradığı ilk duraktır. Ama bu duraktan şiir treniniz hemen kalkamayacaktır. Bir yandan acelecisinizdir. “O kadar büyük ve yeni şiirler yazacaksınızdır ki”, kaybedecek zamanınız yoktur! Yazılacak bir sürü şiir sizi beklemektedir. Haydi kalkalım bu istasyondan der içinizdeki şiir treninin makinisti. Bekleme daha fazla! Ama “hayır kalkmıyorum”; olmazsa içinize verdiğiniz yanıt, bir ayağı, gözü olmayan bir şiire varırsınız öteki istasyonda. Ve istasyona geri dönmek zorunda kalırsınız. Onun için Nâzım Hikmet adlı istasyonda şiiriniz, onun kalk demesini beklemek zorundadır. Siz daha serbest nazım nedir, dizeler nerede, nasıl kırılacaktır, ses nedir, müzik nedir, serbest nazımda uyak nasıl kullanılır, dize içi uyakların ayarları ve onlardan doğan müzik ve önemlisi şair gelenekten nasıl yararlanır, şiir geleneği nasıl özümsenir ve şiire yedirilir, ve yaşadığınız dönemde egemen olan şiir estetiği ile nasıl hesaplaşılır ve nasıl aşılır; öğreneceksiniz.

Bütün bunlarla bitmeyecektir Nâzım şiiriyle didişmeniz. Bir de “Sevdalınız Komünisttir.” Şiirin, giderek estetiğin dünya görüşüyle ilişkisi nasıl kurulacaktır? Sağlam bir dünya görüşünün şiir ve şair için neden gerekli olduğunu öğreneceksiniz, giderek “iyi” bir sanat için neden gerekli olduğunu. Çağını anlamının ve çağı paylaştığınız insanlık durumlarının, bu insanlığın bilinç durumlarının doğru bir yöntemle anlayıp, kavramanın şiiriniz için ne kadar gerekli olduğunu göreceksiniz. Hafızı Kapital olmanın, çocuklara kalır falan diye değil, öleceğini bildiğin halde ölüme inanmadığın için dikilen zeytin ağacının neden ve niçin dikilmesi gerektiğini anlamak için hâlâ bir şeylerin eksik olduğunu göreceksiniz. İnsanlık tarihi nedir, felsefe tarihi nedir, emperyalizm nedir, Heraklit kimdir, Marks kimdir; sorularının yanıtlarını kurcalamaya başlayacaksınız. Bu kez de önünüzde, şiirin dışında başka alanların da olduğunu, onları da bilip, öğrenmenin şiirinizi neden ve nasıl yakından ilgilendirdiğini, şiirinizin hayatla kurduğu ilişkiyi nasıl etkileceğini anlamanız ve daha da öteye giderek içselleştirmeniz gerekecek.

Tabii daha bitmedi... Bir de dünya coğrafyasında şiir nasıl gezinir onu göreceksiniz. Havana’dan, Tiennenmen Meydanı'na, Prag’a, Moskova’ya, Hiroşima’ya... Dünyanın bütün coğrafyalarına şiirle nasıl gidilir? İnsanın yüzünü bile görmediği dostları ve düşmanları için neler duyumsayacağını, bütün bu coğrafyalarda gezerken insan, nasıl kendi halkı ve insanıymış gibi tanınabilir ve bilince çıkarılır; göreceksiniz?
İşte bunlardan sonra şiirinizin treni yük vagonunu bütün bunlarla doldurmuş olarak istasyondan ağır ağır kalkabilir. Ama unutmayın sakın; her zaman, şiir hayatınız boyunca o istasyona döneceksiniz. Ve bu her dönüş yeni bir şeyi anlayıp kavramak için olacak.
Bu ülkenin şairinin, Nâzım'la böyle bir ilişki içinde olması eğer gerçekten şiir yazmak istiyorsa tabii; kaçınılmazdır. Kaçınılmazdır da bu sadece şiirle dünyayı karşılamamız için bir boyuttur. Onunla ilişkimiz elbette bu kadarla kalmayacaktır. Nâzım ve onun türünden büyük sanatçılar kendilerinden gelecek kuşaklara bir “hesaplaşma” gücü” de aktarır. Yukarıda aktarmaya çalıştığım gelenekle sentez ilişkisini “devrimci” bir şekilde çözmüş olmalarından kaynaklanan bir özelliktir bu. Bu yüzden sistem sürekli onları gerektiğinde yücelterek, gerektiğinde aşağılayarak sürekli “gönderme” içinde bulunur. Her iki durumda da bu metalaştırmadır.

Ya Nâzım Hikmet Metalaşırsa

Karl Marx, “Felsefenin Sefaleti”nde (...) Ensonu, insanın devredilemez sandığı her şeyin değişime, alışverişe konu olduğu bir dönem gelmiştir. Bu, o ana dek ifade edilen ve aktarılan ama asla satılmayan; edinilen ama asla satın alınamayan –erdem, sevgi, inanç, bilgi, vicdan- vb. Kısaca ticarete girdiği dönemdir” (s. 36’da) diyordu. Peki bu değerler nasıl ticarete giriyor? Piyasada nasıl paraya çevriliyor? Tabii ki bütün bu kavramların en gelişkin ve etkin taşıyıcısı olan sanat yoluyla. Sanat kavramının kapitalist üretim ilişkileri içinde oynadığı ikili bir durum ortaya çıkıyor böylece: “İnsani değerler” dediğimiz, Marks’ın saydığı değerler, sanatta içerilir ve yeni kuşaklara doğru iletilmesi sağlanırken –çünkü sanat geleceğe doğru kültürün taşınmasının en önemli aracıdır- beraberinde bu değerlerin de geleceği evrilişini daha doğru aktarılışını sağlar. İşte sanatın metalaşması aynı zamanda sanatta içerilmiş bu değerlerin de metalaşması ve pazara sürülmesi anlamını taşır ya da “sanat” bu ilişkiler içinde bu değerlerin paraya çevrilmesinin, metalaşmasının bir aracı durumuna düşer.
 

Burada Marksist gibi düşünmeyi bir kenara bırakıp, bir “kapitalist” gibi düşünmeye çalışalım: Bu insani değerler sanat aracılığıyla bir değişim değeri olarak pazara girerse, metalaşırsa bu onların “insani değerler” olması niteliklerinde neyi değiştirmiş olur? Yani sanat zaten bu kavramların taşıyıcısı ise metalaşıp, dolaşıma daha yaygın şekilde sokulsa, binlerce kişiye ulaşsa daha iyi olmaz mı? Sanat bu kavramları tam tersi yönden de taşıyamaz mı? Bir sanat eseri, erdemsizliği, sevgisizliği, inançsızlığı, vicdansızlığı, bilgisizliği estetize edemez mi? Ederse, o eser bir sanat eseri olmaz mı?
 

Baştan başlayarak yanıtlamaya çalışalım şimdi? Aslında bütün bu soruların “rasyonalist aklın”, ampirik ve çıkarcı bir aklın üretimleri olduğunu hemen fark ediliyor. Ama bunu görmezden gelelim. Bütün bu insani değerler metalaşıp, yaygınlık kazansa daha iyi olmaz mı sorusunun yanıtı; “hayır”dır. Çünkü pazar ilişkisinin niteliği gereği bu kavramlar kendi niteliklerini (ilişkiler bütününü) yitirerek “yabancılaşırlar.” İnsanın özüne de yabancılaştıkları için de niteliksel anlamda bir erozyona uğradıklarından, metalaşmadan önceki “değer” olma niteliklerini de yitireceklerdir. Ve biliyoruz ki nitelikte yani öz’de meydana gelen bir değişim, değişenin başka bir şey olması anlamına gelir. Sanat bu değerleri başka bir açıdan taşıyamaz mı sorusunun devamı şöyle geliyordu: Sanat erdemsizliği, vicdansızlığı, bilgisizliği ve ötekileri estetize edemez mi? Bu sorunun yanıtı ise “evet edebilir”dir. Ama bunları estetize ederken yine yukarıda andığım “taşıyıcılık niteliği” gereği durmadan vicdanı, bilgiyi, erdemi, sevgiyi estetize etmiş olacaktır. Bunun dışında bir işlev tanımı onun niteliğinde bir değişime yol açacağından “yabancılaşacak” ve sonuç şu olacaktır: Bu niteliğinde meydana gelen değişiklikten ötürü başka bir “şey”e dönüşecek ve ortaya çıkan şey sanat olmayacaktır. Açıkçası kapitalist amacına ulaşacak ve bütün bir değerler skalasını “yabancılaştırarak” yok edecektir. Bugün yaşanan ilişkilerin varacağı sonuç burasıdır ve bütün bu ilişkilerin öteki ucu olarak yani diyalektiği gereği o da kendi niteliğine göre hareket etmektedir. Yabancılaştırıp yok edemezse kendisi yok olacaktır.
 

İşte bugün sanatın hırsla ve büyük bir kinle pazara indirilmesinin, metalaşmasının, hızla bir tüketim nesnesine dönüştürülmesinin altında bu üretim ilişkisinin korkunç baskısı yatmaktadır. Bu baskı her zaman kendi dışındakini karşıtına dönüştürmek eğilimini taşır ve onu yok etmeye çalışır. Yani bugün bankaların yayıncılığa soyunup “en azılı komünistlerin” kitaplarını basmaktaki amaçları öyle söyledikleri gibi büyük uzlaşma gibi bir amacı yoktur. Çünkü hızla pazara indirip karşıtına dönüştürmek zorundadır.
Nâzım Hikmet komünisttir, onun metalaştırılmasına karşıyız, derken aslında bütün bu metalaşma ilişkisini bildiğimiz için söylüyoruz. Hele onu bir âhır vakit peygamberine çevirip “yaşasaydı şöyle derdi, yaşasaydı böyle yapardı, yaşasaydı ABD’nin Afganistan’ı kan gölüne çevirmesine aferin derdi, kitabın bir ticari bir nesne olduğunu kendisi yazmıştı” diye söylenmeye başlamıyorlar mı insan bu “peygambere” acıyacak duruma geliyor. İstedikleri ve yaratmak istedikleri Nâzım Hikmet ise işte böyle bir Nâzım Hikmet. Ama onun bir sanatçı olarak “bir gelecek tasarımıyla” yazıyor oluşu ve geleceğe taşıdığı değerlerin niteliği gereği bunu başarmaları oldukça zor. Kapitalist aklın kendilerine yutturduğu “güzel demokrasinin” altında böyle bir metalaşma baskısı yatmaktadır. Metalaştırmazsa yaşayamayacaktır.

Nihat Ateş

 

 

AdaptiveThemes