Skip to content

Rosetta ve Meleklerin Düş Yaşamı (iki film)

11 Eylül 2010, ekleyen samata

Rosetta filmi Jean Pierre ve Luc Dardenne kardeşlerin 1999 yılında çektikleri, Cannes’da Altın Palmiye kazanan bir hayli eski bir film, ancak zamanında ülkesi Belçika da o kadar etkili bulunmuş ki, ülkede ki göçmen yasasınında bir değişiklik yapılmasını sağlamış. Burada sizinle paylaşacağım diğer film de Eric Zonca’nın Meleklerin Düş Yaşamı (La Vie Révée des Anges) adlı 1998 yapımı önemli filmi. Bu iki filmi izlemeyenlerde de böylece bir izleme hevesi uyandıralım ve izleyenlere de bu güzel filmleri anımsatmış olalım:
 
 
Rosetta ile başlayalım: Filmin girişindeki kızın işten kovulduğu, fakat işini kaybetmekten ölesiye korktuğu ve işten atılmamak için umutsuz ve çıkışşız bir şekilde debelendiği ve ‘Ben işimi iyi yapmıştım neden beni işten atıyorsunuz.’ cümlesi çok önemli.  Bu cümlede açığa çıkan işini iyi yapanın atılmaması gerektiği inancı, üzerinde durulması gereken noktalardan. İçinde yaşadığımız kapitalist düzen rasyonelliği, üretkenliği, doğru kararlar alabilme yetisini idelojik olarak kendi resmi ve ödün verilmez gerçekliği haline getirmektedir. Ancak üretim ilişkilerinin ve piyasa ekonomisinin anarşik yapısından dolayı akılcılığı ve üretkenliği kar maksimizasyonuna endekslediği sürece özellikle kriz dönemlerinde insanlar işlerini iyi yapmalarına rağmen işlerini kaybedebilirler. Avrupanın büyük metropollerinden birinin, belki de Brüksel’in banliyösünde yaşamakta olan bu genç kız binlerce göçmenden, ücretli emek sömürüsüne tabi sayısız yoksuldan sadece birisi. Bir sahnede ismini yineliyor ve normal bir insan gibi yaşama isteğini dile getiriyor, pek çok işsiz, yoksulluk çeken, yıpranmış, alkolik bir anneye sahip genç kadının isteyebileceği gibi. Burada bir parantez açarak, Bertolt Brecht’in tek ve çok etkileyici filmi Donmuş İşkembeler’in sansürlenme sürecinden bir örnek vermek istiyorum, Zahit Atam sansür kurulunun yasaklama kararını yıllar önce şöyle aktarmıştı: Bu filmde genç bir emekçi yoksulluktan ve işsizlikten dolayı intihar etmeye kararverir, intihar etmeden atlayacağı pencerenin kenarına çıkarıp saatini koyar, son dakikada bile ailesini düşünmektedir; sansür kuruluna göre intihar eden bu genç ve yoksul kişi özelinde istisnai, ihmal edilebilir bir vaka değil, bütün Alman işçi sınıfının çıkışsızlığı ve sefaleti resmedilmektedir. Yani filmi yasaklayanlar bu filmin sınıfsal bir soyutlama olduğunun ve bunun çok tehlikeli birşey olduğunun farkındadırlar, aynı şeyi Rosetta filmi içinde söylemek mümkün. Bu genç özelinde aslında Avrupa’da sosyal haklarını kaybeden, esnek üretimin kıskacında sürekli işten atılma tehlikesiyle yaşayan, çok zor şartlar altında çalışan, tüketemeyen, aç ve yoksul bir sınıfın genel durumu resmedilmiş ve bu gerçekçi bir şekilde yapılmış.
 
Gerçekten de Rosetta’nın bütün bir günü kendi akıcılığı içerisinde  neredeyse hiçbir kurmaca ihtiyacı duyulmadan yansıtılmış bu filmde. Kameranın kullanımı, müziğe ihtiyaç duyulmaması gerçekçi bir hava katıyor ve sahicilik duygusunu artırıyor. Filmde zaman ve mekan çok net belirtilmiyor. Psikolojik, kişisel ayrıntılara pek girilmiyor, bu sayede Rosetta’nın istisnai ya da sıradışı bir şahsiyet olmadığını, onun gibi pek çok kişinin de benzer şeyler yaşayabileceğini anlıyoruz. Filmdeki diğer önemli konu ise son dönemde çekilmiş kapitalizm eleştirisi olan filmlerden farklı olarak bu filmde yabancılaşma, aynılaşma, insani ilişkilerin kurulamaması, sevgisizlik, hayatın monotonlaşması gibi önemli konular, tüketen, bol paralı orta sınıflar ekseninde değil; tüketemeyen, yoksul, işsiz, emekçi sınıflar merkeze konarak ele alınmış. Bu nedenle bu filmde Michael Haneke’nin tüketmekten ve üretimsizlikten sıkılan karakterlerinin (David Fincher'in 1999 yapımı Dövüş Kulübü filminin karakterleri de büyük ölçüde bu kategoriye giriyor) yerini hayatını sürdürmek için mücadele etmek zorunda kalan, aç, yoksul, çok zor şartlar altında çalışan insanlar alıyor. Ama hayatta kalma mücadelesi sınıfsal ve siyasal bilinçten yoksun bir şekilde sürdürüldüğü sürece çıkışsızlığa ve umutsuzluğa mahkum oluyor. Örneğin Rosetta'nın büfeci erkek arkadaşını ispiyonlayıp, onun yerine işe girmeye çalışması ahlaki bir sorun oluşturmasının yanısıra, aynı zamanda emekçi sınıfların parçalanmışlığının da bir göstergesi. Sınıflar mücadelesi bağlamında bakıldığında son yirmi yılda Avrupa özelinde kaybedilen mevziler, sendikasızlaşma, esnek üretimin dayatılmasıyla işçi sınıfının çalışma koşullarının kötüleşmesine yolaçtı. Bu durum toplumun bazı kesimlerinin sefaletini artırmakla kalmadı, beraberinde gelen örgütsüzlük ve örgütlü  mücadeleye duyulan güvensizlik, umutsuzluğu ve çıkışsızlığı da pekişirdi.
 
Filmdeki ana karakterin bir kadın olması da şüphesiz raslantı değil. Bu filmde görünene benzer yıkım süreçlerinden en fazla etkilenen kadınlar, her zaman işten ilk çıkarılan, sokaklarda yaşaması çok daha zor olan kadınlar, alkolizme sürüklenen hayatta kalabilmek için bedenlerini satmak zorunda kalan, ağır çalışma koşullarında  hastalanan, sağlık hizmetlerinden yoksun yanlız kadınlar...
 
Bu filmde zaman ve mekan ayrıntılı olarak verilmiyor ama izleyici rahatlıkla öyküde yaşananların tanıdık ve gerçekçi yapısından yaşananları tarihsel ve toplumsal bağlamına oturtabilir, örneğin Holywood filmlerinde zaman ve mekan çok ayrıntılı olararak verildiği halde  tarih bilinci, tarih duygusu yokolmakta, o tarihsel kesitin koşulları başka bir tarihsel dönemin gerçekliğinden ayrıştırılamamaktadır,  toplumsal gerçekler ise raslantısallaşmakta ve kişiselleşmekte, nedensellik yitip gitmektedir. Bu filmde ise yönetmenin dramatik öğelere ihtiyaç duymadan, Rosetta’yı olumlu ya da olumsuz kişisel özelliklerinden bağımsız, herhangi bir abartıya ihtiyaç duymadan bütün yalın gerçekliğiyle vermesi, Rosetta kişiliğinden genel bir soyutlama yapmamızı sağlıyor. Böylece Rosetta’nın yaşamını bilinçli bir şekilde kavrıyor, ve içinde yaşadığı düzenin çarpıklıklarına karşı öfke duyuyoruz. Ayrıca daha önce de belirttiğim gibi film  heyecan yoluyla duyyguların boşalması, katharsis, ya da karakterle seyircinin özdeşlik kurmasına dayanan Aristo estetiğine değil, yabancılaştırma yöntemlerini kullanan Brecht estetiğine benziyor, filmi izlemek için bir çaba gerekiyor, öyle içine alıp götürmüyor. Ayrıca filmde, nesneler gerçek işlevlerinden farklı işlevlerde kullanılıyor, Rosetta saç kurutma makinasını çok üşüdüğünde karnını ısıtmak için kullanıyor.
 
Rosetta filminin bende yarattığı çok olumlu izlenimlerden sonra benzer bir etkiyi çok sağlam bir dramatik yapı kurarak yaratan bir ikinci film, Meleklerin Düş Yaşamı, Rosetta filmiyle bazı açılardan, örneğin hayatta tutanamayan, çevrelerini sarmalayan toplumsal koşulların belirlenimi altında özneleşemeyen insanların çıkışsız mücadelelerini anlatmasıyla ortaklaşırken; anlatım diliyle, öyküleyici ve hümanist yapısıyla farklılaşıyor. Rosetta’yı anlatırken, yönetmenin bu karakter özelinde milyonlarca genç, kadın emekçinin  sınfsal soyutlamasına ulaştığını vurgulamıştım. Aynı şeyi bu filmin iki ana karakteri Marie ve İsa içinde söylemek mümkün, hatta güçlü dramatizasyon, farklı kişiliklere rağmen (birisinin uçuk kaçık, hayatla daha barışık, diğerininse sevgiye ve bağlanmaya susamış daha problemli bir kişiliğe sahip olmaları) durumu değiştirmiyor. İlk filmdeki dramatizasyon tekniklerinden sakınma, kurmacadan kaçarak inandırıcılığı artırma ihtiyacını Eric Zonca duymuyor, aksine bu filmde filmin karakterleriyle kişisel özdeşlik kurmak mümkün, örneğin, İsa’yı insancıl yönüyle sahiplenirken, Marie’dense zaafları yüzünden hoşlanmamak olası. Ancak bu durum karakterlerin zengin iç dünyası, gerçekçi olay örgüsü sayesinde aşılıyor bu öykünün kanıksanmasına ya da ekstrem, marjinal bir vaka olarak algılanmasına engel oluyor. Aslında şunu demek istiyorum, Rosetta’nın inandırıcılığını ve sisteme öfke duymamızı sağlayan anlatısını, yönetmenin anlatım tekniğine bağlamıştım şimdiyse diyorum ki, çok daha fazla kurmaca hissiyatı uyandıran bir film eğer hümanist ve zengin bir temaya sahipse de aynı etkiyi uyandırabilir, bunun tek nedeni illa da öykünün mutlu sonla bitmemesi de değil, Marie’yle İsa’nın dostluklarının onlara güç katmakla birlikte, içinde yaşadıkları toplumsal yapının yozlaştırıcı etkisinden bağımsız, korunaklı, kendinden menkul bir değer taşımadığının filmde gösterilmesi gibi geliyor bana. Mesela bu bir Holywood filmi olsaydı, karakterlerden birisi çok daha olumlu ve baskın niteliklere sahip olurdu ve dostluğu sayesinde eninde sonunda kötü yola düşme olasılığı olan arkadaşını kurtarırdı, ya da kurtaramasa bile ahlaki açıdan doğru yolu seçmeyen kişi kendi sonunu hazırlardı ya da sonuna razı olurdu. İsa’nın bencilleşen ve sağlıklı düşünme yetisini kaybeden arkadaşına bir sahnede ‘sen yitik bir insansın’ demesi salt ahlaki bir uyarıya indirgenirdi, oysa İsa bu uyarıyla sezgisel de olsa Marie’nin ait olmadığı bir dünyaya ait olma çabasını ve zengin çocukla kurduğu ilişkinin sahteliğini sorgulamakta. Bu uzun karşılaştırmalardan sonra filmin önemli noktalarından birisine Marie’nin içine düştüğü duruma gelebiliriz.
 
Marie’nin zengin playboyla kurduğu ilişkiyi, sadece sınıf atlamak için bir araç olarak gördüğünü söylemek yanlış olur, ilşkileri şiddet içeren ve tutkulu bir cinselliğe dayansa da Marie hep sevgiyi arar, örneğin kumsalda yuvarlandıkları sahnede Marie’nin küçük ve sevgi bekleyen öpücüğü, karşı tarafın yabancılaşmasına ve ilişkiyi bitirme kararı vermesine yolaçar. İsa'nın durumu ise Marie'den biraz daha farklıdır, sevgiyi ve kurtuluşu karşı cinsle kurulabilecek bir ilişkide aramaz, sokaklarda yaşayarak düzenli bir iş yaşantısını kabullenmek istemez, dostluklar kurarak hayata direnir, gerçi İsa'nın bu yaşantıyı bilinçli olarak seçmediği işszlikten dolayı böyle bir yaşantıya mecbur kaldığı da söylenebilir. Marie’yle İsa’nın hayatlarındaki küçük ayrıntılar ve insani beklentiler onların durumunu pekçok benzer, tutunamayan ve işsizlik kıskacında yalpalayıp duran sınıfdaşından ayrıştırmaz, aksine işçi sınıfının tekil üyeleri içinde yaşadığımız çağın aynılaştırıcı etkilerine direnememekte, bütün çabalarına rağmen düzenin atomize edici ve yanlızlaştırıcı etkisinden kaçamamaktadırlar. İsa’nın filmin sonunda daha düzenli bir işte çalışmayı kabullenmesi ve filmin başındaki tekstil patronunun söylediği gibi gerçek bir işte çalışmaya razı olması gibi. Film Marie’nin kötü sonuna ve sokaklarda boyalı kağıtlar satarak, marjinal bir hayatı sürdüren İsa’nın daha düzenli bir hayatı kabullenmesine rağmen bütünüyle karamsar değildir. Bütün bir film boyunca karakterlerin insani beklentilerle hayata direnişine tanık oluruz, örneğin İsa’nın yatalak kızla kurduğu ilişki dayanışma ve sevgi sayesinde hayatın her alanında yabancılaşmaya ve sevgisizliğe direnilebileceğinin önemli bir göstergesidir.
 
Rosetta’da olduğu gibi bu filmde de ana karakterlerin kadınlardan seçilmesinin raslantı olmadığını düşünüyorum. Kadınların erkekler tarafından kullanılması sadece sınıfsal farklılıklara da dayanmıyor, Marie’yle kurduğu ilşkide aynı sınıftan olduklarını iddia edebileceğimiz bodyguard Charlie’nin de samimi olmadığını öğreniyoruz.
 

Rosetta’dan çıktktan sonra kapitalizme öfke duymuş ve yalın ve çarpıcı anlatımdan büyülenmiştim, bu filmde ise şöyle hissettim: Avrupa’da dahil bütün dünyada yalnız, yoksul ve yitik bireylerin kurtuluşunun dayanışma, erdem, yardımlaşma, bağlılık, sevgi, paylaşım gibi değerlerin yeniden güncellik kazanmasından geçtiğini söyleyebilirim. Bu iki film hakkında ortak bir değerlendirme yaparsak eğer, bence bireylerin bütün siyasetten uzaklıklarına  rağmen bu iki filmde oldukça politik, çünkü zaman zaman farklı yöntemlerle gerçekliğin resmedilmesi de son derece politik sonuçlar doğurabilir. Yazımı son olarak Marx'ın 1844 El Yazmalarından bir alıntı ile bitirmek istiyorum: «Her türlü özgürleşme insan dünyasının ve insanın insan ile olan ilişkilerinin onarılmasıdır.» 

video: 

 

 

AdaptiveThemes