Skip to content

Trier'in son filmi Deccal (Antichrist) üzerine notlar

6 Temmuz 2010, ekleyen samata

Kötülük, insan doğası ve karamsarlık üzerine

Lars Von Trier'in son filmi Deccal (Anti-Chrıst) Cannes da gerçekleştilen jüri ve festival özel gösteriminden sonra bazı pronografik içerikli bölümleri kesilen ve ticari sinema izleyicisine "uygun" hale getirilerek gösterime sokulan kopyasıyla da büyük bir tartışmayı beraberinde getirdi. Ülkemızde de gösterime giren bu tartışmalı filme dair düşüncelerimi ben de sizlerle paylaşmak istiyorum. Filme dair yapılan yorumlarda iki taban tabana zıt yaklaşım görülebiliyor, filmin mizojen (kadın düşmanı) ya da feminist olduğuna dair yorumlar filmin ne kadar farklı degerlendirilebileceğinin ve belki de sınırlarda dolaştığının da kanıtı gibi duruyor.

Gerçekten de film kadın karakterin merkezinde gelişiyor ve öykü kadının eylemlerinin, kararlarının eşliğinde dramatik bir hal alıyor. Ancak kadının bu dramatik yolculuğunda erkeğin rolü ve kadının erkeğe karşı tavrı (kadını aklıyla ezen ve ikincilleştiren) fılmde kadın düşmanlığının aksine kadınların erkek egemen topluma veya daha soyut bir kategorinin (toplum, modernite, ahlak, din, kapitalizm) boyunduruğuna karşı bir mücadelesi olarak da okunabilir. Sistematik ve analitik düşünceyle ehlileştirilmeye, "normalleştirilmeye" çalışılan insan doğasının bu sürece meydan okuması olarak da. Tabii başka bir yerden, nedir bu insanlığın hali kardeşim,  insanoğlu ne kadar zıvanadan çıkabilıyor, ne günahkâr insanlar var şu yerkürede gibi ve de cezalandıralım erkeği de baştan çıkaran şu şeytani kadınları diye de. Bunu Trier mi diyor, yoksa Trier'in eleştirdiği ve kadını kurban eden, suçlayan ahlak mı, toplum mu, tarih mi diyor?..

Filmde bir "şeytani" kadının bütün ahlak kurallarını hiçe sayan varoluşunu izlerken ben de çok etkilendim. Film hakikaten son derece sert sahnelerle dolu, şiddet ve erotizm büyük ölçüde estetize edilmeden, alabildiğine kullanılmış. Dini semboller eşliğinde kaotik bir atmosferde, Nietzscheci olduğu öne sürülebilecek bir tarzla insan varoluşu sorgulanırken, etik değerler yeniden gözden geçirilmeye ve var olduğu haliyle sorgulanmaya çalışılmış. Filmin yönetmeni bu filmi çekerken ağır bir depresyon geçirmekte ve içinde bulunduğu âleme (insanlar, toplum, piyasa, kapitalizm) dönük ciddi bir hoşnutsuzluk krizinde imiş. Filmin kötülük üzerine söylediklerine ve insan doğasıyla kurduğu bağa karşı çıkmak ve eleştirmek mümkün, ancak bazen bütün karamsarlığını takınıp, her türlü sahte ahlaki değere meydan okumasını da bilmeli insan tıpkı Trier'in yaptığı gibi...

Ben filmi pek çok beğendim, filmin sertliğinden zaman zaman rahatsız olsam da, bu sertliğin hayattaki sertlikten daha fazla olmadığını düşünüyorum ve buna dair bir örneği de bu değerlendirmeye ekliyorum: aktaran ekşi sözlük http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=antichrist 101. madde

http://haber.gazetevatan.com/Cani_anne/286440/7/Yasam

Şiddet filmleri ve pornografi aracılığıyla aslinda son derece insan hayatının parçası kılınmış görüntülerin izleyenleri düşündürmek ve rahatsız etmek için kullanılmasından son derece memnun kaldığımı da söyleyerek bitiriyorum bu kısa değerlendırmeyi.

Filmin Trailerı ve bir başka değerlendırme: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetaySecure&CategoryID=120&ArticleID=1001812&PAGE=1&NewID=5A0E3A9B-06D3-48C0-B25E-03C23723034B&fc=ok

video: 

Yorumlar

Antichrist ve rasyonalizasyon

8 Temmuz 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 3804

Filmi yeni izleme fırsatı buldum ve bu başlığı görünce filmle ilgili gözüme çarpan 1-2 şeyi eklemek istedim. Öncelikle filmin misojinizm-feminizm ekseninde değerlendirmek bence son derece yanlış olur. Hikayenin, filmin ana karakteri olan kadın üzerinden yürümesi ve kadının üzerinde çalıştığı konunun kadın katliamı olması filmin bu şekilde değerlendirilmesine neden olsa da esas konu bana kalırsa bundan farklı. Bana kalırsa kadının, kendi oğlunun ölümünden duyduğu üzüntü kendisini suçlamasına neden oluyor. Bu suçuluk duygusuyla birlikte, tez konusu olan kadın katliamı konusu arasında bir bağ kuruyor. Kurduğu bağ oldukça basit: '' İnsan doğası kötüdür, dolayısıyla kadın doğası da. Ve bundan dolayı kadının cezalandırılması gerekir.'' Film boyunca kadının bütün irrasyonel davranışlarına bir çeşit cezalandırılma isteğinin yol açtığını söylemek gayet mantıklı. Örneğin sevişme esnasında kocasından kendisine vurmasını istemesi gibi. Film de bu cezalandırılma isteğinin dozajının şiddetle birlikte filmin son sahnlerinde doruğa çıktığını görüyoruz. Kadının çocuğunun ölümüne neden olduğunu düşündüğü sevişme eyleminin gözlerinin önüne gelmesi ve kendi vajinasına yaptıkları örnek olarak verilebilir.
Film boyunca kadın cezalandırılmak istemektedir çünkü kadın katliamı onun için rasyonalize olmuştur. Kadına göre; en kutsal görevi anneliği bile yerine getiremeyen, sadece kendi zevkleri için çocuğunun ölümüne yol açan bir kadın cezalandırılmalıdır. İstediği cezalandırmaya da en sonunda kavuşur. Kocası tarafından boğulur ve ardından yakılır.
Hergün gördüğümüz rezillikler, adaletsizlikler onları gördüğümüz için, varoldukları için bize varlıklarının haklı gerekçeleri olduklarını düşündürürler. Yoksullar tembel oldukları için yoksuldurlar, işsizler de iş beğenmedikleri için işsizdirler. Trier ''modern toplum'' eleştirisi yapmaktadır aslında. ''Modern toplumun'' pislikleri karşısında seyirci durumunda olanların her ne kadar iyi niyetli olsalar da sonunda pisliklikleri rasyonalize edeceklerini anlatmaktadır. Ya rasyonalize edeceklerdir ya da derin bir ruhsal bunalıma gireceklerdir. Aynen Lars von Trier'in bu filmi yapmadan önceki ruh hali gibi bir bunalım.
Bir de pislikleri görüp bu pislikleri ortadan kaldırmaya çalışanlar vardır ki onları filmlerde görme fırsatını pek bulamayız. Zaten onları filmlerde değil gerçek hayatta görmeye ihtiyacımız var.

guzel bir yorum

8 Temmuz 2010, yazan samata,
Yorum no: 3807

Yazdiklarimi tamamlayan ve meseleyi daha dogru oldugunu dusundugum bir sekilde ele alan bu yorum icin cok tesekkurler...Belki baska yorumlarla bizim de gozumuzden kaçan noktalar tamamlanir...Ne de olsa film uzerinde dusunulmeyi fazlasiyla hak ediyor...Son olarak bu filmde ele alinan modern dunyanin pisligi nedir: kadinlarin toplumda maruz kaldiklari esitsiz konum mu, anaçligin zorunlu bir duygu olarak kadinlara yuklenmesi ve erkeklerin bunun disinda birakilmalari mi, cinselligin icerdigi yabancilasma ve somuru mu, yoksa cinselligin bir suç gibi hissedilmesi mi, ya da insanlarin çocuklariyla yeterince ilgilenmemeleri mi,  ya da insanlarin sapikça duygulara sahip olmasi...ne dersiniz...modern dunyanin pislikleri oldukça karmasik olabiliyor...

Deccal ve Kadın Üzerine

10 Temmuz 2010, yazan safuska,
Yorum no: 3835

Deccal’in kadın oyuncu üzerine yoğunlaşması nedeniyle Deccal Kadın mıdır ya da Kadın Deccal midir gibi bir tartışmaya konu edilebilirmiş gibi görünse de filmin kadın düşmanlığı -kadın dostluğu ekseni üzerinden hareket etmeye elvermeyecek kadar çok katmanlı bir film olduğunu düşünüyorum. Öyküsel olarak Deccal basitçe yok oluşları anlatıyor. Üç kişilik bir aileden önce çocuk, sonrasında ise Kadın/Anne/Hasta yok oluyor. Geride ise yalnızca Erkek/Baba/Terapist kalıyor. Ölümlerde olgusal bir arka plan aramak gerekirse bu, cinsel haz, bencillik, isyan ve çıldırma ile örülü durumların karmaşık birlikteliği oluyor. Deccal’de, Dogville ve Manderlay’e benzer şekilde, hayatın içindeki canlı insan bireylerinden çok hayatın bazı sorunlarına odaklanmış düşüncelerin birer cisimleşmeleri gibi görünen Trier karakterleri, çocuklarının ölümüyle birlikte, hem karı-koca hem de terapist-hasta ilişkisi içinde korkuyu, suçluluk duygusunu, doğayı, insan doğasını, kadın doğasını ve kendi ilişkilerini analiz edip en uç noktalarda yaşıyorlar. Aslında Trier’in anlatmak istediği çok fazla derdi var ve bu açık bir biçimde anlaşılıyor filmden. 

Başka birçok şeyin yanı sıra, Trier’in, toplumun gözünde aile ilişkisi içinde anlam bulan bir dizi değere meydan okuduğu ortada. Kadın/Anne/Hasta, kocasıyla birlikte cinsel zevkin doruğundayken çocukları yatağından çıkıp cama tırmanıyor ve oradan aşağı düşüyor. Sonrasında ise Kadın ağır suçluluk duygusu altında büyük bir depresyon geçiriyor. Peki, Kadın sevişme eylemini tek başına değil de Erkek ile birlikte yaptığına göre - filmde Erkek de söylüyor bunu - neden suçluluk duygusunu böylesine ağır hisseden yalnızca o oluyor? Trier burada Kadına yüklenen annelik sorumluluğunun ezici ağırlığını mı sorguluyor, yoksa zaten anneliğin bu suçluluğu getireceğini peşinen verili mi varsayıyor, kanımca bu soruya net bir cevap bulmak çok kolay değil ve her ikisi de olabilir. Ancak ilerleyen süreçte bir annelik sorgulamasına daha rastlıyoruz. Kadının, kendisinden uzağa gitmemesi için çocuğuna ayakkabılarını ters giydirdiğini ve bunun çocukta kemik bozukluğuna neden olduğunu öğrendiğimiz bir bölüm var. Yani aslında Kadının hiç de öyle alışıldık (!) tarzda şefkat ve merhamet dolu bir anne olmadığını anlıyoruz. Ve ilerleyen bölümlerde ima edilen çok daha kritik başka bir “ayrıntı” ile daha karşılaşıyoruz. Her ne kadar açılış sahnesinde çocuğun ölümünün tamamen ihmalden kaynaklandığı izlenimine kapıldıysak da aslında olayın iç yüzünün tam olarak bu şeklide olmayabileceği kuşkusu uyandırılıyor. Belki de kadın o esnada çocuğun cama tırmandığı görüyordu fakat zevkini yarıda kesememişti ya da kesmek istememişti. Ama ikinci bir olasılık daha var kuşkusuz. Kadın ağır suçluluk duygusunun altında kaybettiği ruhsal sağlığı nedeniyle geçmişi, kendini cezalandırmasını kendi kafasında haklılaştıracak şekilde yeniden kuruyor olabilir. Bunu bilemiyoruz. Fakat Trier’in burada izleyiciyi, annelik söz konusu olduğunda toplumun sahip olduğu basmakalıp varsayımlar veya genel olarak anneliğe yüklenen değerler üzerine düşündürtme çabası içine girdiği ileri sürülebilir.

Başta da dile getirdiğim gibi film çok katmanlı, neredeyse katmer katmer diyebiliriz. Kadın, karşısındaki Terapist/Erkek/Koca konumunun yoğun bir “üst-belirlenimi” altında aynı zamanda Hasta da olduğundan kadın-anne olarak izleyici tarafından girişilecek bir analiz hep sekteye uğramaya mahkum oluyor. Hiçbir şekilde ne Kadını kadın olarak ele alabiliyor ve bu bağlamda - son derece saçma olduğunu düşünsem de- “kadın doğası” üzerine kafa yorabiliyoruz, ne de kadın-erkek ilişkisi içindeki konumu bakımından düşünebiliyoruz. Bu kadar üst üste bindirme, içlerinden herhangi birisini çekip almayı imkânsız kılıyor. Kanımca bunu filmin gücünün değil zayıflığının – 100 dakikalık bir filmle tüketilemeyecek kadar ağır konuların hepsine birden değinme iştahının –  hanesine yazmak gerekiyor.

Yönetmen ve senarist Trier’in türlü türlü fobileri ve sık sık girip çıktığı depresyonlarıyla hem hayatla hem kendisiyle ciddi anlamda derdi olan bir yönetmen olduğu biliniyor. Bu nedenle senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı filmlerini bir anlamda kendi korkularını, suçluluk duygusunu, bunlara dair aldığı terapileri, terapilerin anlamsızlığını, terapistlerin otoritelerini de işliyor olduğunu düşünmek için epey gerekçe var. Bu çerçevede, Deccal’in aslında son derece kişisel bir film olduğu saptamasının çok da haksız olmayacağı kanısındayım. Filmin, izleyiciyi, kadın, annelik, kadın doğasına vs. ilişkin sorgulamaların sonuçta hep ölüme, doğuma, yaşama gönderme yapan imgelerle dolu olmasının da bununla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Filmde cinsel organların ortadan kaldırılmak istenmesi biraz da doğanın döngüsüne karşı sanki Trier’in kişisel isyanın bir dışavurumu olarak görünüyor.

Ancak bu noktada kadın ile doğa ilişkisinin, gerçekten de birçok feminist için – ayrıca benim için de – pek de hoşa gidecek tarzda kurulmadığını not etmekte fayda var. Film, Kadın ile Doğa’nın Erkek ile Aklın özdeşleştirildiği yüzlerce yıllık klişeyi güçlendirmekte olduğu izlenimi veriyor bir yandan. Fakat diğer yandan, Kadın’ın aynı zamanda Hasta, Erkeğin ise aynı zamanda Terapist olması nedeniyle Doğa-Akıl ikiliğinin yalnızca Kadın-Erkek ikiliği üzerine inşa edilmesini zorlaştırıyor. Bunun başarılı bir hamleden ziyade, yukarıda da değindiğim gibi gereksiz bir üst üste bindirmenin doğurduğu sonuç olarak görme eğilimindeyim ben. Belki de Trier’in bir diğer derdi de basitçe psikiyatrinin insansızlığını, yani analiz ettiği hastaya hiçbir zaman bir insan olarak tam anlamıyla nüfuz edemeyeceğini işlemektir. Yine de bu konuda daha fazla yorum yapmanın spekülasyona varacağını düşündüğümden bu kadarının yeterli olduğunu düşünüyorum.

Buraya kadar filme hep “kadın” sorunsalı temelinde yaklaştığımın farkındayım. Aslında bunun nedeni, film hakkında sanki “kadın bakışıyla bu film nasıl değerlendirildi?” gibi bir merakın olduğunu yönünde izlenim edindiğim içindi. Fakat sorulacak olursa Deccal’in bu çok katmanlılığı içinde dahi özü itibariyle bir korku filmi olduğunu söylerdim. Yani korku ve korku ile suçluluk duygusu arasındaki bağlantının filmde büyük ağırlık taşıması anlamında söylüyorum bunu.

Son olarak filmi beğenip beğenmediğim konusunda kişisel görüş belirtmeden olmaz herhalde: filmin giriş bölümü müthiş güzellikteydi, oyunculuk harikaydı ve Tarksovsky göndermeleri kesinlikle hoştu. Fakat değer sorgulaması noktasına gelince, burada hem bir ünlem hem de bir soru işareti beliriyor kafamda. Ben kadını kıskacına alan değerlere bu şekilde meydan okunmasına alkış mı tutmalıyım yoksa kadının, tarihte cadı avlarında olduğu gibi, yakılarak sona bağlandığı filmde, hiç çözülemeyecek bir mücadelenin varlığını ima eden karamsar ve nihilist eğilimler mi tespit etmeliyim?  Açıkçası Deccal bu sorular karşısında sınıfta kaldığı gibi, örneğin Dogville’deki kibir hakkındaki özlü kavrayışın ya da Manderlay’deki kölelerin karakter sınıflandırmasında kullanılan incelikli analizlerin çok altında kalmış göründü gözüme. Bu nedenle benim notum 10 üzerinden 6 oluyor.

deccal, cam ve anlam

12 Temmuz 2010, yazan Ali Mert,
Yorum no: 3858

sinema salonu olmayan gurbet ellerde ve de bebek cama tırmanıp düşmesin diye film izleyemiyorum bugünlerde! haftasonu -tırmanma meselesi yüzünden - siteye giremediğimden, bu "merak uyandıran" ve "izlemiş kadar oldum" dedirtecek yorumu da okuyamamışım. şimdi okudum, aklınıza sağlık diyorum... godard'ın "sinema eleştirisi" için, "mesele filmi anlatmak değil, anlamını verebilmek/aktarabilmek" gibi bir sözü vardı; buradaki "anlam yoğunluğu" ile onu da hatırlatmış oldunuz... sağolun

hakkini vermek

12 Temmuz 2010, yazan samata,
Yorum no: 3860

Filmin hakkini veren bu yorum için ben de çok tesekkur ederim...

 

 

AdaptiveThemes