Skip to content

ALİ MERT: Kavram Karmaşası - Cool

7 Haziran 2009, ekleyen Ali Mert


Serin meseleler, serin mi seleler?

Meğer kültürel bir tavırmış. Meğer Milliyet Gazetesi’nin en çok okunan köşesi “serin duruş”muş. Meğer serinkanlı ya da soğukkanlı; esaslı ya da harbici; aldırmazlığıyla aldıran ya da takmazlığıyla takan insanların sayısı artıyormuş. Meğer Sanita Bant’ın üzerindeki çocuk, Gripin’in üzerindeki kadının gayrı meşru çocuğuymuş. Meğer “ironik kayıtsızlık” gibi fiyakalı tanımları da olan cool, muhalif bir tavırmış.

Bu tavrın ana ekseninde görsellik ve sinema olduğu ise aşikarmış. Öyle ya, cool olmak, cool görünmekle ya da cool gibi görünmekle neredeyse özdeşleşmiş.

Görüntünün-imgenin ve onun gerçekle ilişkilenmesinin ana mecrası epey bir zamandır sinema. Clark gibi, Humphrey gibi, Clint gibi bakanlar, saçlarını, başlarını Nicole gibi, Winona gibi, Juliette gibi yapanlar, görüntüleriyle yaşayanlar, görüntüye tapan “yapıntı” insanlar... hepsinin kaynağı sinema ve televizyon endüstrisi değil mi?

Tabii cool’un muhteviyatı çok daha geniş bir alana yayılıyor... Örneğin Finlandiya cool bir ülke. Ama bunun hava sıcaklığıyla ilgisi yok, çünkü Afrika da cool. Örneğin Miles Davis cool bir müzisyen ama bunun cazdaki cool akımıyla bir ilgisi yok, çünkü Frank Zappa da cool. Çok daha başka alanlara bakıldığında, kot pantolonundan enerji içeceğine bir dolu marka da yerine ve zamanına göre cool olabiliyor; ama pazarlama stratejilerini geliştiremezlerse bu “nitelikleri”ni kaybetmeleri de mümkün. Cool, bir yürüyüş tarzı da olabiliyor, cappuccino’nun köpüğünü aldığınız özel bir kaşık da. Hem “telaşsız” anlamına geliyor, hem de beyaz şarabın hangi derecede içilmesi gerektiğini gösteriyor. İntihar edenlerin “son notları”ndan derlenmiş bir kitap da, eski mitleri tersyüz edip yeniden sunan, hayatın bir oyundan ibaret olduğunu gösteren postmodern bir roman da. Ya da seri katillerin donuk bakışları da cool olabiliyor, Nouma’nın elini şortunun içine götürerek yaşadığı gol sevinci de, Thiery Henri’nin mükemmel bir gol attıktan sonra hiç sevinmemesi de... Bu liste, biz sıcak ya da soğuk insanların akıllarının alamayacağı kadar uzayıp gidebiliyor.

Ancak cool’un muhteviyatı ne kadar geniş bir alana yayılırsa yayılsın, etken maddesi hiç değişmiyor; görüntü ve imge...

İlk görüntüler ve kaybedenler

Kavramın, son dönemde tüketim ideolojisiyle yaşadığı bulaşıklık bir kenara, kültürel bir tavra işaret etmesinin tarihine bakıldığında, “kara film” dönemi ve polisiyelerin özel bir rolü olduğu anlaşılıyor. İlk cool görüntüyü verenler; suç dünyasından, katiller ve dedektifler arasından çıkıyor.

Roman ne zaman, nerede alt türlere bölünmeye başladı tam olarak bilmiyorum ama yüzyıl başından ve tabii ki yeni kıtadan, en çok da kıtanın lanet olası kuzeyinden şüphe ediyorum! Polisiye ve bilimkurgu diye alt yazın türleri oluşturmaya başlayan, “şüpheli” ve ABD’li kimi yazarların, klasik roman akımıyla kıyaslandığında, dayanaklarının çok da sağlam olmadığı hep söylenir. Zaten her şeyiyle “sonradan eklenmişlik” ve köksüzlük görüntüsü veren ABD’nin, kültürel alandaki her türden üretiminin temelinde böylesi bir temelsizlik bulunması anlaşılabilir, ama tersinden bakıldığında, bu ona ayakları yerden kesen “uçucu bir anlatım gücü” edinmesi açısından kimi avantajlar da vermektedir.

İşte polisiyelerin serinletici etkisi, sanki bu uçucu hallerinden ileri gelmektedir. Klasik kökenlere değil de kendi rahat söyleyişine dayanan anlatıların en uçarı örneklerini kaleme alan yazarlar arasında, Dashiel Hammett ve Raymond Chandler, herhalde en başta sayılabilir. Bu yazarların eserlerinin “tam filmlik” olması, hep sakin görüntüler vermesi ise, konumuz açısından ayrıca önemlidir.

Hammett’ın 1930’da kaleme aldığı Malta Şahini 1941’de John Huston tarafından filme de alınmıştır. Kendisi de bir süre Pinkerton Dedektiflik Bürosu’nda çalışan, ardından McCarthy’nin komünizm soruşturmalarına maruz kalan ve isim vermediği için altı aylık bir hapislik dönemi de olan Hammett’ın, Malta Şahini, Kızıl Hasat, Sırça Anahtar adlı eserlerindeki dedektif ve zanlı tipleri, hayata ve suça karşı ironik yaklaşımları, boş vermişlikleriyle cool’un ilk işaretlerini vermişlerdir. (Wim Wenders’ın Hammett adlı, yazarın yaşamından bir kesiti yine polisiye bir kurgu içinde aktaran filminde, gölgelere, dumanlı havaya, Çin mahallesindeki koşturmacaya, sürekli dolup boşalan viski bardaklarına yüklenen anlam ve Hammet karakterini canlandıran aktörün cool imgeyi verebilmek için gösterdiği çaba, bu işaretin nasıl geliştirilebileceğine bir örnektir).

İşareti sembole dönüştüren isim ise Raymond Chandler, daha doğrusu onun Mr. Marlowe adlı dedektifi ve sinemada yarattığı imge olmuştur. Alfred Hitchcock ve Willy Wilder’a da senaryolar yazan ve “serseri bir melek gibi yazıyor” unvanına sahip olan Chandler’in Büyük Uyku (Big Sleep) adlı eseri Howard Hawks tarafından filme alınmış, Mr. Marlowe rolündeki Humphrey Bogart, filmin kadın oyuncusu Lauren Bacall’la birlikte cool’un ne olması gerektiğini, daha doğrusu izleyicinin nasıl bir aldırmazlığa özenmesi gerektiğini göstermişlerdir. Bogart’ın bu filmde ve daha sonra da ünlü Casablanca’da verdiği imge, örneğin yıllar sonra Fransız Yeni Dalga sinemasının “Serseri Aşıklar”ını ve serserilik yapmak isteyen tüm dalgacı akılları etkilemiştir. Mr. Marlowe rolüne Bogart’ın ardından soyunan Robert Mitchum ve Elliot Gould da aynı imgenin diğer “esaslı” karşılıkları olmuşlardır.

“Malta Şahini”, “Büyük Uyku” gibi döneminde büyük ilgi uyandıran eserlere imza atan bu yazarlar kadar ünlü olmasa da, daha sonra birçok isim onların yolundan giden kara senaryolara, cool dedektif tavırlara, acımasız suçluların matrak davranışlarına, gizemli duruşları ve yürüyüşleriyle öne çıkan yan karakterlere, ağızdan hiç düşürülmeyen sigaralara, hurda görünümlü ama içten içe bir sağlamlık barındıran otomobillere, elden hiç düşürülmeyen viskilere, dumanlı havanın sürekliliğine ve benzer “serinlik” ve “serserilik”lere başvurmuşlardır. Bu tür imgeler, izleyende özenti yaratan, “tam filmlik” karakterlerin başlarının çevresinde dolaşan aura’nın dayanaklarıdır, ama bu kutsal halka ya da haleler, azizlerinki gibi parlak değildir, sigara dumanına ağızla şekil verilerek oluşturulan halkalar gibi, her an uçup kaybolabilecek şekilde kahramanlarımızın karanlık ruhlarına iliştirilmiştir.

Bağımsızlığın kitabını yazıp kendi bildiği yoldan giden, sokaktan yayılan cerahata duyarsızlaşacak kadar onun bir parçası olan, suçla, öldürmeyle, ölümle cebelleşmesine rağmen bu “uğraş”ı günlük, sıradan bir hale getiren, kadınlarla sık sık düşüp kalkan ama onlarla ilişkisinde mesafeli ve duyarsız olan, genelde her tür duygusallıktan uzak duran, feleğin çemberinin yarıçapını alabilecek kalibrede görmüş geçirmiş olan kahraman ve anti-kahramanlar, etkili polisiyelerin vazgeçilmez unsurlarıdır. Üstelik bunlar “suç”un her iki kanadında da yer almaktadır. Bir suçu ortadan kaldırmaya uğraşırken, yepyeni suçlara yol açmak, hayatın cool bir gerçeğidir.

Ne kadar gerçektirler bilinmez ama gerçekle de başka türlü baş edilemez; sokaklardaki acımasızlığa karşı cool olmak gerekir. Gerçek demişken, bu kahramanların ona dair bir ana mesajı ya da “anti- mesaj”ı da vardır; gerçeği değiştirmek için uğraşabilirsiniz, ama bilmelisiniz, hiçbir şey elde edemezsiniz! (Bakınız reality show’lara, her tarafından kan akan şiddetli Amerikan yapımlarına; ne kadar da gerçekler, değiştirilemez ve cool’lar).

Ama ilk polisiyelerin “aura”sından, şiddetin bu en pervasız biçimlerinin gösterimine gelmeden önce, arada anılması gereken birçok isim ve olgu vardır. Örneğin, anlamsız şiddetin cool olarak algılanması açısından Patricia Highsmith’in Bay Ripley’i, geçiş aşamasının önemli uğraklarından biri olarak anılmalıdır. 70’lerden 90’lara uzanan kesitte şiddetin dozu giderek artmakta ama şiddet uygulayanların (ve onları izleyenlerin) sükuneti baki kalmaktadır.

Dedektif hikayelerinden psikopat ve sapık hikayelerine geçilirken cool’un kimliğindeki “aldırmazca şiddet potansiyeli” daha fazla açığa çıkmıştır. Toplumsal ilişkilerden arınmış, ne onlardan kaynaklanan ne de onlara işaret eden bir şiddettir bu, nedeni ve sonucu kendi içindedir! Highsmith’in Amerika’dan yola koyulan ama tüm Avrupa’yı dolaşan bohem sapığı Bay Ripley, huzurunu kaçıran, canını sıkan, yaşam koşullarını geriye çekme ihtimali olan her yakınını, ani bir kararla ve bir sineği öldürür gibi öldürmekte, sonra da tam “artık işi bitti” dendiğinde, o inanılmaz şansı ve sahtekarlığıyla bir şekilde paçayı kurtarmaktadır.

Sert çocuklar gibi kırıcı, yakıcı, yıkıcı, bozucu, döken, vuran, gövdesinin doğal bir hareketiymiş gibi yumruk savuran, bir torba dayak yese de bir yudum viskiyle ayağa kalkan, bedeni kadar sözcükleriyle de kesip atan, vücut diliyle sözcüklerin dilini ve gücünü, sivri aklını birleştiren, gerçek kötülüğün gerçekte bir erdem de olabileceğine işaret eden, çizgi romanların ucuz klişeleriyle yüksek sanatın bilgeliğini bir araya getiren, sıkı bir içme kapasitesine sahip ya da rakıyı antifrizle içen asli ve yan tiplerle birlikte anlatılır bu öyküler ve hep hatırlatılır; ancak böyleleri öldürürken sakin kalmayı başarır. Sinemaya dönüp baktığımızda, örneğin gangster dünyasının tüm “önemsiz” insanları, geceleri “taksi şoförlüğü” yaparken elde silah “sıradan” bir katil haline dönüşen ırkçı Amerikan vatandaşları ya da Coen kardeşlerin Fargo’sunun cesetleri ortadan kaldırmak için hızar kullanan, yine de “sempatik” kalmayı başaran kahramanları, Bay Ripley’in birinci dereceden akrabalarıdır.

Bu geçiş döneminin, edebiyat uyarlamaları dışında, sinemaya damgasını vuran bir imajı da Clint’tir. Onu soyadıyla anmak gereksizdir. Sergio Leone’nin spagetti westernlerinde elde ettiği donuk ve müstehzi bakışları, düellodaki ustalığı, kötüleri kötü yoldan yok ederken çirkinleri çirkin yoldan affetmesi, Kirli Harry imajı için de korunmuş, hemen yamacına Amerika’nın sağ değerleri de sokulmuştur (Gerçi cool, ne sağdır ne soldur ama uzaktan ve sakince bakıldığında –“bu kadar da olmaz ki” dedirtecek şekilde- Hitler bile cool’dur). Harry diğer dedektiflerin nezaketini ve görgüsünü bir kenara bırakarak, acımasızlık ve kural tanımazlık konusunda kendi döneminin “en ileri” olanını temsil etmiştir.

Sert ve haşin görüntüler yanında, sarsak ve eğlenceli tipler de (bunlar elbette daha “sol”dadır) cool’un bir parçasıdır. Henüz filme alındı mı bilmiyorum ama Lawrence Block’un cool hırsızı Bernie Rhodenbarr, polisiyenin kurgudan kopup matrak kişiliğe ve entelektüel eğlenceye kaymasının en belirgin örneğidir. Yazarın diğer kült dizisinin kahramanı dedektif Mathew Scudder’ın entelektüel eğlencesinden yükselen alkol kokusu ise, cool kişiliğin bu zorlu hayata ancak kafası dumanlıyken katlanabileceğini anlatır.

Bir de kendi döneminde bir ekol yaratsa da gülüp geçilen, ancak bugünden bakıldığında yeniden anlamlandırılarak cool mertebesine yükselebilenler vardır. Örneğin “nerede o eski cool” diye Buster Keaton ve Peter Sellers’a bakmak ve de tapmak mümkündür. Sakar komedilerinde kahramanların başına sürekli bir şey gelmesine rağmen aslında bir zarar görmemeleri, yükseklerde tehlikeli yürüyüşler yapmalarına rağmen düşmemeleri, üzerlerine apartmanlar devrilse de yıkıntıların altından üzerlerindeki tuğla döküntülerini silkerek çıkmaları ve türlü çeşitli badirelere rağmen sakince ve o aldırmaz gülümsemeleriyle işlerine bakmaları tabii ki cool’dur.

Ancak şiddet dendiğinde insanın aklına hiç de cool olmayan soruların gelmesi mümkündür: Bu işi yapan katiller, donuk ama müstehzi bakışlarıyla, zaman zaman masum davranışlarıyla, ürkütücü ama yine de komik felsefeleriyle, bir bedenin parçalanması ya da doğranmasını kolaylaştıran el çabukluklarıyla, ölümü sıradanlaştırıp acayipleştirirken, izleyicinin algısını da değiştirip eğitmiyorlar mı bir anlamda? Eskinin zalim, kötücül tiplemeleri yerine “sıradan arızalar” mı var artık? Eskinin “ölmeyi hak etmişti alçak herif”i yerine, “hak etmek ne demek, kim masum ki ve niye ki” mi gelişiyor? Yabancılaşmanın son raddesiyle zurnanın son deliği el ele verince, insaniyet dış kapının mandalı mı oluyor?

Son olarak, bu “alternatif şiddet” karşısında gösterilen “alternatif muhalif tavır”, şiddete teslimiyetin yeni bir biçimi olarak “kaybeden kültürü” haline de dönüşebiliyor.

Kısaca açmak için, adını not etmediğim bir “alternatif” filmden tipik bir repliğe başvurabiliriz: “Neden daima kaybedenlerin yüzünde sanki her cevabı biliyorlarmış gibi bir gülümseme vardır, cevap verin!”

Daha pek çok benzeri bulunabilecek bu “kült” ifade ya da söylemler, “alternatif şiddet”in iç dünyaya yansımasını özetliyor gibi. Çünkü bu anlayışın hemen tüm ürünlerinde, ayrıca sokakta-barlarda var olan, “yaşayan” halinde de, gizli (ya da açık) var olan boş vermişlik ve kinizm, şiddet planında değerlendirildiğinde, egoya dönüyor ve buradan “intihar” (cesareti) çıkamadığına göre “kaybeden kültürü” çıkıyor. Bohem yaşam unsurları ise vakit geçirme ve zeki insanlar için aynı anlama gelmek üzere “bir türlü geçmek bilmeyen vakit” yüzünden sıkılma notları olarak kenara düşülüyor ya da kameraya alınıyor. (Meselenin edebiyat cephesindeki üstadı Sallinger’ın notlarıyla ve mealen aktarırsak: Galler’in çevresini bisikletle dolanmak, yaz tatilini Paris’te geçirmek, Flaubert’in alternatif biyografisini hazırlamak, üff hepsi çok sıkıcı, bohem yaşayalım derken aynı düzenin içine farklı bir biçimde yerleşmiyor muyuz?).

Sonuçta “kaybedenler” biliyor ama harekete geçmiyor, “durumun farkında” ama içiyor, çekiyor... “Politik algılarında” ise egemenlik, düzen ya da sistem denen “şey”, öyle üstün, yukarılarda ve güçlü ki, 68'li abileri ya da diğer “oldy abiler” gibi mücadele edemiyor, koyverip gidiyor ve bu “kayıp” yeni bir mücadele biçimi oluyor.

Bu “mücadele”yi ve “felsefe”sini biraz daha didikleyip anla(t)maya çalışırsak karşımıza şu türden cümleler çıkıyor: Kültlerimizi koruyalım, masumiyetten bahsedelim, samimi görünelim, şımaralım, abartalım ama efendi de olalım, gençliğin trendy dalgalanmalarına dokunalım, parmağımızı sokalım, içine girelim, içinden çıkmayalım, kinizmi keşfedelim, esprili olalım ama ciddi de görünelim, hiç dışarısı olmasın, iç-dış meselesini böylece çözelim de Seattle ruhuna katılalım, küçük küçük internet cemaatlerimiz, chat odalarımız olsun, takılalım, ali mak biyl eşlik etsin sesimize ve cenabetce'deki diziler tadında ya da kıvamında esprileşelim, hem bunları söyleyip eleştirel takılalım hem de içlerine girelim, olmuşken şizofreni de olsun, birinin eserini çok beğendiysek, “kopartsın” bizi ya da “yıkmış” olsun ortalığı, ama bir de çok beğendiysek üstadı, “yarmış” olsun kendileri, ama sakın biz bir şeyler yazmayalım-yapmayalım, o zaman işte “şekil yapmış” oluruz ve peşinden de sıkı dalga konusu... diye uzar gider bu liste.

Neyse efendim çok uzatmayalım, hikayeyi biliyorsunuzdur (nereden bilecekseniz); adamın biri çok Amerikan salamı yiyormuş, sonra küçük suyu gelmiş bunun, sucuk yemeye başlamış...

Karışık görüntüler

Sinema başta olmak üzere görüntü dünyasının katkılarıyla yaratılan cool imgesini çözümlemek için, başka ağırlıkları gözetmekte de fayda var.

Bunlardan biri de cool kahramanlarımızın konuşup geliştirdiği ve yukarıda kısaca tasvir ve taklit etmeye çalıştığımız dil. Yine tipik olana bakıldığında; birkaç farklı-kenarda kalmış sözcüğü aktif-günlük kullanıma sokarak dönemsel-yerel diller (katılımcılarının ne kadar “içeriden” olduğuna bağlı olarak daralıp genişleyebilen bir jargon) oluşturmak, cool takılmak için neredeyse vazgeçilmez. Bu dilin, özellikle viski markalarıyla-uyuşturucularla-sakinleştiricilerle barışık bir dil olması, en moda müzik akımlarıyla birlikte eskilerden bulunup getirilen gizli hazinelerin ruhuna dokunması, gece yaşamına karışması, kenar mahallenin kendisine değilse de oradan gelen söyleyişlere ve argoya açık olması, yerine ve zamanına göre değişik merak alanlarına (örneğin counter-strike türü bilgisayar oyunları, altılı ganyan kuralları ve atların özel dünyası, Amerikan kolej liginin yıldız adayı çaylakları, pahalı puro ya da ucuz şarap markaları, 1930’lardaki vampir filmleri, Avustralya yerlileriyle ilgili belgeseller vb.) uzanması ve oranın kendine özgü dilini de aktif hale getirmesi, ayırt edici özellikleri arasında yer alıyor.

Bu dille klasik ya da geleneksel olanı alaya almak da pek revaçta. Örneğin Goethe’nin klasik bir kahramanına dokunarak, “genç Werther gerçekten acı falan çekmemiş, kolpadanmış her şey” demek pek ferahlatıcı olabilir. Klasik olanla popüler olanı, örneğin Karl Marx’ın fotoğrafıyla Marilyn Monroe’nunkini yan yana yapıştırmak ve mümkünse kolaj yapmak da. Cool olmak, ağırlıklardan arınmak anlamına gelir. Zaten o kadar zorlanmamalı insan, var olmak, Kundera’dan beri, hafif bir şey olarak kabul edilir!

Cool imgesiyle bütünleşen bazı davranış kalıpları da bunu gösteriyor; örneğin cool, çözümlemiyor, zaten biliyor (ya da bilmiyor, çünkü hiçbir şeyin çözümlemeye değmeyeceğini biliyor). O yüzden çok konuşmuyor, anlamaya çalışıyor (genelde anlamsız olduğuna karar veriyor ve eylemsiz kalıyor). Gülmüyor, sırıtmıyor ama gerekirse gülümsüyor, daha çok da bakışlarından gülümsemeye benzer bir izlenim edinmek mümkün oluyor. Tabii bu durumda asla kıkırdamıyor, yanında birinin kıkırdamasına tahammül bile edemiyor. Gizemli olmasına, öyle görünmesine de gerek yok, gizem zaten insanın içinde yer etmiş duruyor. Ağlamaklı ayrılıklar ve acılı kavuşmalar kadar, coşkulu davranışlar ve tutkulu bağlılıklar da ondan uzak duruyor. Öfkeli olunması gereken, normal insanı çileden çıkaracak durumlarda, o sakinleştirici almış gibi dolanıyor. Bu yüzden zihni bulandıran ya da sakinleştiren bilumum hap da, gayet sakin bir şekilde cool kategorisine giriyor.

Cool görüntüler, dildeki yansımaları gibi, müzikal karşılıklarını da elbette buluyor. Örneğin 60’ların Fransız polisiyelerinde, cazın cool ve hard-bop akımlarının eşliği özellikle dikkat çekiyor. Dedektiflerin iç dünyalarına kapandıkları, sokağın nedensiz karmaşası karşısında onca çabalamalarına rağmen ümitsizliklerini aşamadıkları, evlerine dönüp bir tek attıkları, kedilerinin günlük bakımını yaptıkları, imkansız aşklarından ya da aşkın imkansızlığından uzaklaştıkları, gökyüzünde kayan yıldızlara şöyle bir göz attıkları vb. durumlarda yumuşak trompet eşlikleri, bu sahnelerin dokusuna işleyen özel ilmekler olarak serinlik sağlıyor. Ya da Sellers’ın canlandırdığı Pembe Panter karakteri zaten cool, ancak Mancini’nin müziğiyle bu özelliğinin altı daha da bir çiziliyor, daha doğrusu, daha da “havada kalıyor”. Bitmek bilmez arabalı kovalama sahnelerinde ise tercih, ritim bölümünün daha fazla öne çıktığı, trompet soloların keskinleştiği hard-bop türü şarkılar oluyor. Ancak heyecan bir an için doruğa çıksa da, kahramanımızın kayıtsız halleri ve piyanonun trompeti bastıran sakinliği, nabzımızı hızla düşürebiliyor.

Bu çalışmaların illa soundtrack olması da gerekmiyor, müzik cenahında, polisiyelere ve onların cool kahramanlarına göndermeler, tabloyu tamamlıyor. Örneğin çığlıklı tekniğiyle bilinen saksofoncu John Zorn’un dedektif Spillane’e adadığı albümler de, dolgun tonuyla ayırt edilen basçı Charlie Haden’ın Quartet West projesinin eski polisiyelere ve özellikle Mister Marlowe’a göndermeleri de, bu çalışmaları daha bir cool yapıyor.

Sinemanın “modern cool” içinde sayılabilecek isimleri arasında en dikkat çekenlerden biri, Jim Jarmush filmlerinden ve Paul Auster uyarlamalarından yansıyan bir yüz olarak, John Lurie oluyor. Lounge Lizard adlı caz grubuyla giriştiği, klasik formları ti’ye alan avangard denemeleri ve sesinden her daim içki-tütün tadı gelen şarkıcı Tom Waits’le düetleri, Lurie’nin filinta gibi görüntüsünü tamamlayan müzikal bir katkı sunuyor.

Tabii eski ve yeni caz akımlarına göre, bugünün dansla karışmış rock ritimleri çok daha cool olabiliyor. Bu tarzın en “esaslı” örneği olarak karşımıza (filmi ve soundtrack’iyle) Trainspotting çıkıyor. Bir Ekşi Sözlük tanımıyla, “ot ve hap içen çılgın gençliğin mod fikirleri” uyarınca çekilen bu türden filmler ve bestelenen şarkılarla, aldırmazlık-kayıtsızlık halesinin gençlik içindeki cazibesi giderek büyüyor. Kendisini alternatif olarak adlandıran çoğu müzik grubu, tavrını, görünümünü, solistinin dünyayla ilişkisini, koluna yaptırdığı dövmeyi, şarkı sözlerini vb. cool olarak belirlemeye çalışıyor.

Dönemin en popüler müzik kanalı MTV’yi izleyen gençler, kanalın gözdesi olmuş Beavis and Butthead adlı çizgi film komiklerinin olur olmadık her şeye cool demesiyle eğleniyor, onunla büyüyor. Bu ikili sayesinde sevilenler cool mertebesine yükselirken, sevilmeyenler ağır hakaret ve aşağılanmalara konu oluyor. Cool, esaslı, sıkı, harbici, iyi gibi anlamlarını, biraz da bu ikilinin şekillendirdiği beğenilerle kazanıyor.

Şiddetli eylemlere, sebepsiz ölümlere, modası geçmiş eski ünlülerle dalga geçmeye vb. cool kulpu takan çizgi kahramanlar çok tuttuğu için, Beavis ve Butthead’in yanına South Park da ekleniyor. Aynı isimli küçük bir kasabanın okulunda okuyan dört kötü çocuğun, öğretmenleri, aileleri, kasaba ahalisi, “zayıf Amerikan değerleri”yle girdikleri şiddet dolu ve kötücül ilişkileri gıdıklayan “bağımsız” bir çizgi dizi bu. (Buradaki “büyümüş de küçülmüş” tiplemelerden Cartman’in, kendisini “bağımsız film” seyretmeye çağıran arkadaşına yanıtı şöyle oluyor: “hani şu homoların oynadığı ve sürekli muhallebi yedikleri filmlerden mi?”) Bu çizgi, şiddetin “hınzır ve fırlama çocuklar” için özel olarak tasarlanmış, biraz da entelektüel sos barındırılmış bir boyutunu temsil ediyor. Dizinin her bölümünde Kenny adlı çocuk kahramanın “talihsiz” bir şekilde ölmesi ve arkadaşlarının onun ardından hep aynı küfürlü sözlerle “uğurlama töreni”nde bulunması, şimdiye kadar televizyon endüstrisi tarafından yaratılmış en cool görüntülerden biri olarak kabul ediliyor. Cartman ve Kenny baskılı tişörtlerin dünya çapındaki satış rakamlarının tekstil endüstrisi için aynı cool görüntüyü verip vermediği ise pek sorgulanmıyor.

Tabii daha geniş bir kültürel perspektifle bakıldığında, zamane mit ya da kült üretimi de, “yitik kuşağın” bu anlamda paylaştığı kitsch figürler ve onları yüceltme biçimleri de, cool olabiliyor. Nuri Alço Hareketi, duvarlara “paranın saltanatı varsa, sultan Nuri Alço” yazarak saçmalaştırma gücünün her yana uzanabileceğini düşünüyor. New York metrolarındaki grafiti karakterlerini şehir merkezlerindeki yaya geçitlerine nakşetmenin de “dayanılmaz bir cazibesi” bulunuyor.

Evet, görüntüleri karıştırmaya devam edersek; kayıtsızlık, keyif ve boş verme halinin uyuşturucu etkisini pek çok alanda görebiliyoruz. Örneğin, OJ Simpson’un mahkemede yargılanırken verdiği ifade ve bakışı “cool” olarak değerlendirilip çözümlendiğinde, sporda bireysel başarı ve ünlenmenin geldiği noktaları, halkın izleyici olarak etkisizleşmesini vb. sorgulamak da gereksiz hale geliyor. Cool işte, o kadar! Humphrey Bogart, gibi Harvey Keitel gibi, Nicholas Cage gibi, Al Pacino gibi cool bir adam. Örneğin, Tarantino filmlerini değerlendirmek, bu filmlerden yansıyan şiddetin toplumsal ilişkilere temas etmeden aktarılan bir şiddet olduğunu söylemeye kalkışmak da işin doğasına aykırı. Yine, cool işte, o kadar! Hem Tarantino ve benzerleri sayesinde kimi oyuncular da özel kimi performanslarıyla yeni cool imajlarına terfi edebiliyor. Örneğin John Travolta bunu Pulp Fiction sayesinde başarabiliyor. Burada serinlikle, ucuzluk ve sabun köpüğü iç içe geçiyor...

Son olarak, Türkiye sinemasında cool imgesinin yansımalarına bakmaya çalışırsak, çok şükür, ciddi bir malzemeyle karşılaşmıyoruz. Yalnızca bugünden bakıldığında ve eğlenceli görünen eski ucuzlukları sergilemek diye anlaşıldığında, “kült Türk filmi” bulmak çok zor olmuyor ve şakayla karışık Sadri Alışık’lı, komikli, vurdulu-kırdılı, Cüneyt Arkın’lı onlarca aday çıkabiliyor. Ancak üzerinde ciddi ciddi düşünülmüş “cool Türk filmi” bulmak o kadar kolay olmuyor. Yakın geçmişe bakıldığında; uyuşturucu mitine ve otomobil hırsızlığı gibi sıradışı ya da kenarda kalmış konulara serinkanlı dokunuşlarıyla Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata’sı belki bu meşakkatli arayışa bir yanıt olabiliyor... Yine de benim favorim, manasız olduğu kadar sürprizli finali ve kovalamacasıyla, Genco Erkal’ın aykırı ilişki ve yolculuklarıyla, ironik tavrı ve adıyla, Camdan Kalp. “Türk cool”u arayanlara (bunlar kimlerse) belki de verilebilecek en iyi yanıt.

Görüntü yanında biraz da gerçekler

“Cool, Bir Tavrın Anatomisi” adlı çalışmalarında Dick Pountain ve David Robins, kavramın ve tavrın kökenlerini Afrika’da ve oradan sürülen izlerle birlikte ABD’de, siyah insanlar arasında ararken, onun muhalif içeriğine de değiniyorlar. Siyahlar, gördükleri baskıya isyan ederlerse çarptırılacakları cezanın büyüklüğünden çekinerek, karşılaştıkları şiddet ve aşağılanmaya, kayıtsız bir ironik tavırla karşılık verebiliyorlar. (Cool’un Amerika öncesi kökenlerine bakıldığında, Yorubalar, temel dini özelliklerinden biri olarak ferahlığı seçen bir Afrika kabilesi olarak çıkıyor karşımıza. Afrika sıcağında serinlemek, cool olmak, önemli bir erdem haline geliyor. Bu dini-kültürel yaklaşım, taptığı rengi de mavi olarak seçiyor ve bu kökenler bugünkü blues’a kadar uzanıyor... Siyah insan, yüzyıllar sonra Amerika’da esir düştüğünde derdini blues’la ve hüzünle anlatmaya başlıyor.)

Siyahların cool’da cisimleşen bu muhalif tavrı, bireysel ve sürekli bir karşı çıkma girişimi olarak yeniden üretilse de, insanı harekete geçirmiyor, bir anlamda ezilenin “hareketsiz isyan”ı olarak kalıyor. Otoriteye karşı yalnızca donuk bakışlarda gelişen bir isyan, köşeye kıstırılmış insanın yalnızca bireysel tepkisini ortaya koyan bir davranış kalıbı olmaktan öteye geçemiyor.

Sonra bu kalıbın da içi boşalmaya, boşaltılmaya başlıyor. Aslen bir kaçışa, muhalefetini ve kendini açıkça ifade etmekten ve genel olarak açıklıktan (cezalandırılma gibi somut gerekçelerin yüküyle de olsa) bir kaçışa dönüşüyor... Üstelik başta muhalif bir tavır olarak çıkan cool, zamanla, “birlikte hareket etme”yi ve “örgütlü tavır”ı küçümsediği oranda, muhalefetin etkinleşmesini engellemeye de başlıyor.

“Pasif direniş”i, direniş yönüyle değil de pasiflik yönüyle geliştiren, onu zamanla kültürel bir kalıp haline getirip estetize eden, gençliğin uyuşturucu kültürü haline dönüşmesini ve zamanla tüketim kültürüyle birleşmesini sağlayan kapitalist dinamik, bu direnişten bir tür nihilizm çıkarmayı da başarıyor. Başka bir deyişle; umudun bittiği yerde cool başlıyor.

Üç “düzen”li cool bir cümle kurmaya kalkışacak olursak; bu pasif direniş, düzenden hoşnutsuzluğun, düzen karşıtı bir dinamiğe dönüşmesini engelleyen bir düzen gücü mü diye düşünmek gerekiyor.

Zaten adı üstünde, cool’un yatıştırıcı bir yönü de var; insanları karşıtlıklar karşısında (bunlar uzlaşmaz da olsa) sakin olmaya çağırıyor ve hiçbir tutumu keskinleştirmiyor...

Sıcak ya da soğuk değil, üstelik ılımlı da değil, cool bu. En başta söylemeye çalışmıştık, Amerikan kültürü köksüzlüğünü cool’la kapatmaya çalışıyor. Şimdi ekleyebiliriz, muhalefetini de aynı şekilde köksüzleştirmeye çabalıyor.

Giderek bir “rahatlama” mekanizmasına da dönüşüyor cool. Hali vakti yerinde ama gerek “eskiden gelen birikimi”yle, gerekse can sıkıcı yaşama karşı gelişen gündelik tepkisiyle huzurunu bozabilecek riskler almaya başlayan “cool adam”, bir süre sonra rahat dünyasına döneceğini de, gizliden gizliye, biliyor. İlk başta ve ilk bakışta, düşük de olsa belli bir risk taşıyan kültürel-sportif kimi eğlencelere yönelmesine rağmen, zamanla, orta sınıf eğlencesinin-tepkisinin orta halli bir yaşam tarzına dönüşmesi sonucu, döngü, daha çok “seyretmek”le sona eriyor. Üstelik, kapitalizmin cool pazarlama teknikleri sonucu, görüntü tüketimi bir süre sonra ürün ve marka tüketimine dönüşebiliyor.

Pountain ve Robins’in de değindiği gibi “cool, artık isyan statüsünü kaybediyor ve günümüzün tüketici kapitalizminin en baskın etiği haline geliyor.” Bugün kavramın tüketim kültürüyle iç içe gelişen yönü giderek daha baskın hale geliyor. Levis’ın cool pantolonlar üretmesi gerekiyor, yoksa Benetton’un cool rekabetine dayanamıyor. Enerji içeceklerinden hangisini içersek daha cool olabileceğimizi bilmemiz gerekiyor ki yanlışlıkla diğer markaya yönelip karizmayı çizdirmeyelim! Kırmızı Puma’nın, klasik Nike’dan daha cool olduğunu bilmeden sokağa bile çıkılamıyor!

Bu kadar şeyi bilebilmek için de çok iyi bir medya takibi gerekiyor. Pountain ve Robins, “haber kırıntılarını görsel medyaya, televizyona kaptırdıktan sonra gazetelerin yüklendiği alan cool oldu” diyor İngiliz gazeteleri için. Aynı başarıyı haftalık haber dergilerinin “in ve out”larıyla deneyip çok başarılı olamadıktan sonra, şimdi Radikal’in kimi köşe yazarlarıyla, Radikal İki’yle ve giderek tüm gazetelere yayılan “eğlence köşeleri”yle, “komikçi köşe yazarları”yla, “gurme analizleri”yle, “serin duruş”la vb. karşılamaya çalışıyor Türk medyası. Medya sayesinde, hem söylem düzeyinde gelişiyor cool, hem de marka pazarlamayı canlandıracak şekilde. Moda ve stil basınını izlemek ya da basının bir bütün olarak stilist haline gelme çabasını izlemek, bu açıdan önem kazanıyor.

Peki sokağın acısı ve mücadele çağrısı ortadayken Türkiye’de nasıl cool olunabiliyor?

Nihilizmin bu fiyakalı versiyonuna kapılıp gidebilecek kadar tüketim kültürüyle barışık olunabilirse, onun gerektirdiği yaşam tarzını sürdürebilecek kadar şişkin bir cüzdana sahip olunabilirse, hani biraz da yetenek varsa, işler kolay. Aksi halde cool gibi görünmekten, görüntüye-imgeye yüklenmekten başka çare kalmıyor. Bol bol sinemaya gitmek gerekiyor.

Bu durumda büyük çoğunluğa, ya olan biteni “sakince” izlemek, kendi görüntüsü için cüzdanının yettiği imajlar seçmek, imajlarla yetinmek ya da... ya da mücadele etmek seçenekleri kalıyor.

Ama örgütlü mücadele çağrısının hiç de cool olmadığı, Kundera’dan beri, Tarantino’dan beri, Kirli Harry’den beri, Bihter Abi’den ve daha nicelerinden ve tabii ki Niçe’den beri... biliniyor.

 

 

 

AdaptiveThemes