Skip to content

ERKİN ÖZALP: Sovyetler Birliği yaşasaydı neler olmazdı?

27 Haziran 2009, ekleyen Erkin Özalp

Sovyetler Birliği (daha uzun adıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği-SSCB), insanlığın bugüne kadarki tarihinde, işçi sınıfının elde ettiği en büyük kazanımdı. Bugünkü takvime göre 7 Kasım 1917’de Ekim Devrimi’ni gerçekleştirerek Rusya’da iktidarı alan işçi sınıfı, tüm toplumun çıkarlarını gözeten bir düzen kurmuştu. Bu düzende zenginlere, başkalarının emeğini sömürenlere, topluma yararlı işler yapmak yerine parayla para kazananlara yer yoktu. Bu düzenin adı sosyalizmdi. 

Tarihin ilk sosyalist ülkesi, yaklaşık 70 yıl yaşadı. Bu süre boyunca emperyalist ülkelerin kuşatması altında kaldı. İkinci Dünya Savaşı’nda faşizmin hedefi oldu ve 20 milyon insanını yitirdi. Bu savaşın hemen ardından, emperyalist dünyanın liderliğini ele geçiren ABD, Sovyetler Birliği’ne ve yeni sosyalist ülkelere karşı “Soğuk Savaş”ı başlattı.
 
Dünyanın en barışçı ülkesi, emperyalist saldırganlık nedeniyle, toplumsal kaynaklarının önemli bir bölümünü silahlanmaya ayırmak zorunda kaldı. Üstelik, emperyalist ülkeler, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu kapitalist ülkeleri sömürürken, Sovyetler Birliği, kendi dışındaki sosyalist ve bağımsız ülkelere yardım ediyordu.
 
Sovyetler Birliği, Türkiye’ye de yardım etti. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’daki harekete hem silah hem de para yardımında bulundu. Savaşın kazanılmasından sonra, Türkiye’nin kapitalist gelişme yolunu seçmiş olmasına rağmen, yardımlarını sürdürdü. Bu nedenle, 1928 yılında açılışı yapılan Taksim Cumhuriyet Anıtı’nda, Mustafa Kemal’in talimatıyla, Sovyet generalleri Klement Yefromoviç Voroşilov ile Mihail Vasilyeviç Frunze’nin figürleri de yer aldı.
 
Türkiye, sanayileşmeye karar verdiğinde, yanında yine Sovyetler Birliği’ni buldu. 1934-1938 döneminde uygulanan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın hazırlanmasına Sovyet uzmanları da katkıda bulundu. Tekstil sanayimizin temelleri, Sovyet teknisyenlerinin yardımıyla ve bu ülkenin makineleriyle kurulan Kayseri ve Nazilli fabrikalarıyla atıldı.
 
Soğuk Savaş döneminde ABD’nin yörüngesine girmesine ve sosyalist ülkelere karşı kurulan NATO’ya katılmasına rağmen, Türkiye, Sovyetler Birliği’nden yardım alabildi. ABD, sanayileşmekten vazgeçmemizi ve tarım ürünleri ihracatçısı olarak kalmamızı isterken, Sovyetler Birliği, ülkemizin sanayileşmesine katkıda bulundu. Bugün bile sektörlerinde ülkemizin ve bölgemizin en büyük tesisleri arasında yer alan İskenderun Demir Çelik Tesisleri, Seydişehir Alüminyum Fabrikası, Aliağa Petrol Rafinerisi ve daha pek çok işletme Sovyet yardımlarıyla kuruldu.
 
Sovyetler Birliği, emperyalist ülkelerle mücadelesini kaybetti ve yıkıldı. 1985 yılında başa geçen Gorbaçov ekibinin tasfiyeci politikaları nedeniyle, sadece Sovyet işçileri değil, dünyanın tüm işçileri ve genel olarak insanlık bir yenilgiye uğradı. Çünkü Sovyetler Birliği’nin varlığı, emperyalist-kapitalist sistemin saldırganlığını dizginleyen en önemli etkendi.
 
Sovyetler yaşasaydı, dünyamızdaki eşitsizlikler ve adaletsizlikler bugünkü boyutlarına ulaşamazdı.
 
Tam da bu nedenle, emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin sözcülüğünü yapanlar, Sovyetler Birliği’ne ve sosyalizme saldırmaktan bir türlü vazgeçmiyor. Bir yandan her fırsatta “yıkıldığını” hatırlatıyorlar, ama diğer yandan da her yerde “sosyalizm kalıntıları” görüp bunlara savaş açıyorlar.
 
Dünyamızın ve ülkemizin üzerinde bir “sosyalizm kalıntıları” hayaleti dolaşıyor!
 
Gelir dağılımı eşitsizliğinde dünya rekorunu elinde bulunduran Türkiye’ye bile, “son sosyalist ülke” denebiliyor. “Demokratikleşme” adı altında, sosyalizmin güçlü olduğu dönemlerde kapitalist ülkelerin anayasalarına ve yasalarına girmiş olan her tür “sosyal”, yani “toplumcu” ifadeyi ayıklamaya çalışıyorlar. Emperyalistlere ve işbirlikçilerine göre, “halkın çıkarlarını gözeten devlet” beklentisi, sosyalizmin bir kalıntısı. Onlar, sadece ve sadece kendi çıkarlarını gözeten devletler istiyor.
 
Sovyetler Birliği, yeryüzündeki cennet değildi. Pek çok eksiği ve yanlışı vardı. Tam da bunlar yüzünden, emperyalist saldırılar karşısında yenik düştü.
 
Bu yenilgi, insanlık için çok pahalı bir ders oldu. Sovyetler Birliği’nin resmen dağıtıldığı 1991 yılından bu yana yaşananlar, sosyalizmin zayıf düşmesinin nelere yol açacağını gösterdi. Emperyalist-kapitalist sistem, insanlığı yeni bir karanlık çağa soktu. Bu çağa son vermek için, Sovyetler Birliği’nden daha gelişkin, daha ileri bir sosyalizme ihtiyacımız var. Ama bunu başarabilmek için de, her şeyden önce, Sovyetler Birliği’nin hakkını teslim etmek zorundayız.
 
İlk sosyalizm deneyimi, işçi sınıfının iktidarı alabileceğini ve eşitlikçi bir düzen kurabileceğini kanıtladı. Bu deneyimi karalayanların en önemli hedefi, dünyanın değiştirilebilir olduğu düşüncesini zayıflatmak ve kapitalizmin aşılamayacağı inancını güçlendirmek.
 
Sovyetler Birliği’nin dağılması yüzünden insanlığın neler kaybettiğini bir kez daha hatırlamamızda yarar var. İnsanlığın sosyalizme neden ihtiyaç duyduğunu da hatırlayabilmek için!
 
ABD’nin saldırganlığı sınır tanımaz boyutlara ulaşamazdı...
 
Sovyetler Birliği, iki kutuplu bir dünya yaratmıştı. Bu dünyada, sömürgecilikten kurtulmaya karar veren halklar ve ülkeler, yanlarında Sovyetler Birliği’ni buluyordu. ABD ve diğer emperyalist ülkeler, bağımsızlık yoluna giren ülkelere kolay kolay savaş açamıyordu. Açtıklarında ise, Vietnam Savaşı örneğinde olduğu gibi, ağır yenilgilere uğratılabiliyorlardı.
 
ABD’nin 11 Eylül saldırılarını bahane ederek Afganistan’ı ve var olmayan “kitle imha silahları”nı bahane ederek Irak’ı işgal etmesi, tüm dünya halklarına bir mesaj verme amacını taşıyordu: Sovyetler Birliği’nin olmadığı bir dünyada, bir ülkeyi işgal etmek için inandırıcı gerekçeler göstermek bile gerekmez. Ya ABD’ye köle olursunuz ya da savaşı ve işgal edilmeyi göze alırsınız...
 
Ama ABD’ye köle olanlar da savaşlardan kurtulamıyor. Çünkü emperyalistler, ülkeleri ve halkları birbirlerine düşman edip aralarında savaşlar çıkarıyor. 1991 sonrasında, emperyalistlerin açtığı savaşlarda ölen insanlardan daha fazlası, emperyalist kışkırtmaların ürünü savaşlarda ve iç savaşlarda öldü.
 
Avrupa Birliği’nin emperyalist özü bu kadar belirginlik kazanamazdı...
 
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da kapitalizm ile sosyalizm arasında bir denge kurulmuştu. Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkelerin varlığı, Batı Avrupa’nın emperyalist ülkelerinin saldırganlığını da dizginliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nı çıkarmış olan Almanya, kendi sınırları dışına asker gönderemiyordu. Dahası, Avrupa’nın emperyalist ülkeleri, Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi görece geri kalmış kapitalist ülkelerin sosyalizme yönelmesini önlemek için, bu ülkelere maddi yardımda bulunmak zorunda kalıyordu.
 
Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte, Doğu Avrupa ülkeleri, Almanya, İngiltere ve Fransa’ya bağımlı hale geldi. Yugoslavya ve Çekoslovakya parçalandı. Eski sosyalist ülkelerin çoğunu bünyesine alan Avrupa Birliği, tepesinde üç emperyalist ülkenin bulunduğu hiyerarşik bir yapılanmaya dönüştü. Birliğin görece zayıf ülkelerine “serbest piyasa reformları” dayatılırken, ülkeler ve bölgeler arasındaki eşitsizlikleri azaltmaya yönelik fonlar giderek daraltılıyor. Almanya da dahil olmak üzere Avrupa’nın emperyalist güçleri, dünyanın dört bir köşesine asker gönderiyor, ABD’nin açtığı savaşlara katılıyor.
 
Emperyalistler savaşlarda sivilleri bu kadar kolay öldüremezdi...
 
“Terörist”lerin ya da “terörist devlet”lerin elinde kitle imha silahlarının bulunduğunu iddia ederek başka ülkelere savaş açan emperyalistler, sivil insanlara karşı nükleer, kimyasal ve biyolojik silahları kullanmaktan çekinmiyor.
 
Dünya tarihinde bugüne kadar nükleer silahları kullanan tek ülke ABD oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, sırf Sovyetler Birliği’ne ve dünya halklarına gözdağı vermek için, Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombaları atılmıştı. Sovyetler Birliği’nin de nükleer silah üreterek bir denge kurması sayesinde, atom ve hidrojen bombaları bugüne kadar bir daha kullanılmadı.
 
Ama ABD, farklı türdeki kitlesel imha silahlarını geliştirmeye, üretmeye ve kullanmaya devam etti. Sovyetler Birliği, bu silahların tümüyle yasaklanması için sayısız girişimde bulunmuştu. Bugünse, Sovyetler Birliği’nin baskısından kurtulan ABD, kitle imha silahlarının üretimine ve satışına öncülük ederken, bu silahları Afganistan’da ve Irak’ta fiilen kullanıyor.
 
Az gelişmiş ülkeler bugünkü kadar sömürülemezdi...
 
Sovyetler Birliği varken, az gelişmiş kapitalist ülkeler, emperyalist ülkeler karşısında daha fazla pazarlık gücüne sahipti. Türkiye’nin en işbirlikçi yöneticileri bile, bazı dönemlerde, Sovyetler Birliği’yle yakınlaşma olasılığını pazarlık kozu olarak değerlendirmeye çalışmıştı. Diğer taraftan, sosyalist ülkelerin hızla sanayileşmesi ve kalkınması, az gelişmiş kapitalist ülkelerde toplumsal ilerleme beklentilerinin artmasına ve devletlerin bu konuda görev üstlenmek zorunda kalmasına yol açıyordu. Emperyalist ülkeler de, az gelişmiş ülkeleri tümüyle kaybetmemek için, sömürgecilik döneminin bazı uygulamalarından vazgeçmek zorunda kalmıştı.
 
Bugünse, kapitalist ülkelerde, sanayileşme, kalkınma ve toplumsal ilerleme hedeflerinin yerini, yerli ve yabancı sermaye sahiplerinin kârlarını en hızlı şekilde artırma kaygısı almış durumda. Devletlere ve toplumun bütününe ait olan ne varsa (stratejik kuruluşlar, fabrikalar, madenler, enerji santralleri, topraklar, ormanlar, deniz kıyıları vb.) sermayenin yağmasına açılıyor. Devletler borçlandırılarak aşırı yüksek faiz yüklerinin altına sokuluyor. Pek çok sektörde yabancı sermayenin egemenliği kuruluyor ve ülke dışına bir de bu yolla kaynak transfer ediliyor. ABD ile AB, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların da yardımıyla, Türkiye gibi ülkeleri her geçen gün daha fazla sömürüyor.
 
“Sosyal devlet” politikaları bu kadar kolay terk edilemezdi...
 
Sovyetler Birliği, istisnasız olarak tüm yurttaşlarının çalışma, dinlenme ve tatil yapma, yaşamın tüm dönemlerinde ücretsiz olarak eğitim alma, tüm sağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak yararlanma, barınma, kültürel birikimden yararlanma ve bu birikime katkıda bulunma, bilimsel, teknik, sanatsal ve sportif faaliyetlerde bulunma haklarını güvence altına almıştı. Bakıma muhtaç çocukların ve hastalık, kaza, yaşlılık ya da başka bir nedenle çalışamaz duruma gelmiş olanların insanca bir yaşam sürmeleri de devletin güvencesi altındaydı. Bunlar, anayasaya da girmiş olan en temel haklardı.
 
Bir başka deyişle, Sovyetler Birliği’nde devlet, halkın tüm temel ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumluydu. Bu ülkede yoksulluk ve işsizlik yoktu. Sosyalist ülke yurttaşları, gelecek kaygısı taşımıyordu. Sovyetler Birliği, herkesin insanca yaşamasının mümkün olduğunu tüm dünya halklarına gösteren bir örnek oluşturuyordu.
 
Bu örneğin varlığı nedeniyle, kapitalist ülkelerin iktidarları, kendi halklarına bazı sosyal hakları sağlamak zorunda kalıyordu. Ama artık, tüm kapitalist ülkelerde, geçmişin “sosyal devlet” politikaları terk ediliyor. Eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanmak, birer “hak” olmaktan çıkarılarak, paralı olanların ayrıcalığına dönüştürülüyor. Sosyal harcamalar sınırlandırılıyor. Devletler, her tür toplumsal işlevlerinden arındırılıyor.
 
İşçiler bu kadar kolay örgütsüzleştirilemez, ücretler bu kadar kolay geriletilemezdi...
 
Sosyalizmin dünya ölçeğinde güçlü olduğu dönemde, kapitalist ülkelerin büyük bölümünde, mücadele eden, hak alan, işçi sınıfının yaşam standartlarının yükselmesini sağlayan sendikalar vardı. Sovyetler Birliği’nin öncülük ettiği Dünya Sendikalar Konfederasyonu’nun varlığı, CIA güdümündeki sendikalar üzerinde de bir baskı oluşturuyordu. En işbirlikçi sendika yöneticileri bile, mücadele ettikleri görüntüsünü vermeye çalışıyordu. Türkiye’de de, sol hareketin güç kazandığı 1960’lı yıllarda, işbirlikçi bir konfederasyon olan Türk-İş’e karşı kurulan DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu), işçi sınıfının örgütlü mücadele yoluyla ücretlerini artırmasını ve pek çok hak kazanmasını sağlamıştı.
 
1991 yılından bu yana sendikal örgütlülükler dünyanın neredeyse her yerinde hızla zayıflarken, emperyalistlerin hizmetindeki uluslararası sendikal konfederasyonlar, kendilerine bağlı sendikaları sermayeye hizmet eden yapılara dönüştürüyor. Böylece, işçilerin ücretlerini düşürmek, çalışma saatlerini uzatmak, iş güvencelerini ortadan kaldırmak, sosyal haklarını sınırlandırmak ve mücadeleye kalkışanları işten atmak kolaylaşıyor.
 
Kadınlar toplumsal yaşamın dışına bu kadar kolay itilemezdi...
 
Sovyetler Birliği, kadın-erkek eşitliği mücadelesine de öncülük etmişti. 1917 Ekim Devrimi, kadınlara seçme ve seçilme haklarını vermişti. Bu hakkın eksiksiz olarak tanındığı yıllar ABD için 1920, İngiltere için 1928, Türkiye için 1934, Fransa için 1944, Kanada için 1960, İsviçre için 1971, Portekiz için 1976’ydı. Ama asıl önemlisi, Sovyetler Birliği, kadınların toplumsal yaşama ve devlet yönetimine katılmalarının önündeki engelleri kaldırmış, onları ev işlerinin kölesi olmaktan çıkarmış ve erkeklerle eşit koşullarda çalışmalarını sağlamıştı. 1989 yılında Sovyet çalışanlarının çoğunluğunu kadınlar oluşturuyordu (yüzde 50.9).
 
Kapitalizmin Rusya’ya dönüşüyle birlikte ilk işten atılanlar kadınlar oldu. 1990-95 döneminde iki milyon erkek ile yedi milyon kadın işlerini kaybetti. Eski sosyalist ülkelerin yoksulluk ve açlıkla tanışan kadınlarından bazıları, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede bedenlerini satmaktan başka çıkış yolu bulamadı. Sovyetler Birliği örneğinin ortadan kalkması, kadınların dünya ölçeğindeki eşitlik mücadelesi için de bir yenilgi anlamına geldi.
 
İnsanlığın bilgi birikimi tekellerin mülkü haline getirilemezdi...
 
“Fikri mülkiyet” ve “telif” hakları aracılığıyla, insanlığın ortak bilgi birikiminden yararlanma olanakları sınırlandırılıyor. Oysa bugünkü teknoloji düzeyi, dünyadaki herkesin, insanlığın tüm bilgi birikimine ulaşmasının, bu birikimden yararlanmasının ve ona katkıda bulunmasının olanaklarını barındırıyor. Ama mülkiyet hakları yüzünden, hem bilgiye erişim kısıtlanıyor hem de kullanılması yasaklanıyor. Sovyetler Birliği yaşasaydı, bu ülkenin elindeki muazzam bilgi birikimi tüm insanların kullanımına açılır, Microsoft gibi şirketlerin egemenliği kırılır ve “fikri mülkiyet hakları” aracılığıyla insanlığın önüne set çekilmesine izin verilmezdi.
 
SSCB yaşasaydı, sanatsal üretimin bugünkü ölçüde metalaştırılması da mümkün olmazdı. Bu ülkenin yurttaşları, dünyanın en fazla kitap okuyan, sinemaya, tiyatroya ya da operaya giden ve sanatsal üretimde bulunan insanları arasında yer alıyordu. Sanatsal üretim de, insanların sanatsal etkinliklere katılımı da (başka araçların yanı sıra fiyatların çok düşük tutulması yoluyla) devlet tarafından destekleniyordu. Bu politikalar bugünün teknolojik olanaklarıyla birleşebilseydi, sanatsal üretim ve tüketimin tekellerin denetimi altına girmesi hiç kolay olmazdı.
 
Gerici ve ırkçı ideolojiler bu kadar güç kazanamazdı...
 
İkinci Dünya Savaşı’nda faşizmi yenilgiye uğratan Sovyetler Birliği, her türden gerici ve ırkçı ideoloji ile akıldışı inançların karşısında, insanlığın geleceğini temsil ediyordu. Sosyalist ideolojinin Sovyetler Birliği sayesinde kazandığı güç, özellikle aydınlar ve gençler üzerinde etkili oluyordu. Emperyalizmin baskısının ya da eşitsizliklerin artması, sol hareketlerin güç kazanmasına yol açıyordu.
 
Bugünse, emperyalizmin baskısı ve eşitsizliklerin artması, gericiliğin ve ırkçılığın güç kazanmasına neden olurken, sermayenin de desteğiyle her türden akıl dışı inanç yaygınlaşıyor. Çaresizlik ve umutsuzluk, her türden insani değerin çok daha kolay bir şekilde gözden çıkarılmasına neden oluyor.
 
Üniversiteler ve özellikle de sosyal bilimlerle ilgili bölümleri, bugünkü dünya düzenini haklı gösterme çabaları yüzünden, bilimsel üretim kurumları olma niteliklerini tümüyle yitiriyor. Aydınlar arasında liberalizm ve çağımızın gerici entelektüel ideolojisi olan postmodernizm güç kazanıyor.
 
* * *
 
Her türden gerici ideolojiyi ortaklaştıran noktalardan biri de Sovyetler Birliği düşmanlığı.
 
Sovyetler Birliği düşmanlarının en önemli silahı, insanların bu ülke hakkındaki bilgisizlikleri sayesinde kolaylıkla yalan söyleyebilmeleri. En büyük yalanları da şu: “Sovyetler’de özgürlük yoktu.”
 
Üzücü olan, boğaz tokluğuna çalışanların bile bu yalana inanabilmesi.
 
Kapitalizm, insanlara, açlıkla terbiye edilen hayvan muamelesi yapar. En ağır işlerde çalışmak için asgari ücreti ve hatta daha azını ve sigortasızlığı kabul eden insanlar bile, bu işlere girebilmek için kendi aralarında mücadele etmek zorunda kalır. Bu düzende, başkalarının hakkına dokunmadan, başkalarının sırtına binmeden, yaşamak bile mümkün değildir.
 
Eşitliğin bulunmadığı yerde özgürlük hiç olamaz.
 
Sovyetler Birliği’nde, kimseyi zorla çalıştırmak mümkün değildi. Çünkü, sosyalizm düşmanlarının da kabul ettiği ve eleştirdiği gibi, tüm Sovyet yurttaşlarının temel yaşamsal ihtiyaçları devlet tarafından karşılanıyordu. Hiç kimse, yoksul bir ailenin çocuğu olduğu için yetersiz beslenmiyor, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yoksun kalmıyor ya da sokaklarda yaşamıyordu.
 
Kimilerine göre, Sovyetler Birliği eşitlikçi uygulamaları nedeniyle yıkıldı.
 
Ama aynı Sovyetler Birliği, başka pek çok başarısının yanında, 1957 yılında uzaya ilk yapay uyduyu ve 1961 yılında da ilk insanı göndererek, insanlığın uzay çağını başlatan ülke olmuştu.
 
Evet, Sovyetler Birliği’nin eksikleri ve hataları vardı. Hem de çok sayıda...
 
En büyük hatası da, insanlığı kendisinden yoksun bırakması oldu!
 

 

 

 

AdaptiveThemes