Skip to content

RICHARD DAWKINS: Türlerin arasındaki duvarı yıkmak

9 Temmuz 2009, ekleyen Erkin Özalp

Teknolojik gelişmeler, insanlığın gündemine yeni tartışma başlıklarını da sokuyor. Geçmişin pek çok “tabu”sunun zaman içinde yok olup gitmesi, “sınır çizgileri” ile ilgili tartışmaların azalmasına neden olmuyor; tam tersine, bilim ve teknolojideki gelişmeler, yepyeni sınır tartışmalarını çıkarıyor ortaya. En büyük şanssızlığımız, bu tartışmaları kapitalizm koşulları altında yapıyor olmamız. Çünkü kapitalizm koşulları altında, neredeyse tüm tartışmalar, sermayenin kâr hırsının çizdiği sınırlar içinde yürütülüyor. Ama bu durum, sınırları zorlamaktan geri durmanın mazereti olmasa gerek! Evrim alanındaki çalışmalarıyla dünya ölçeğinde ün kazanan Richard Dawkins, Edge adlı İnternet sitesinde (www.edge.org) yayımlanan bir yazısında, insanlar ile hayvanlar arasındaki “mutlak” sınır çizgisini tartışmaya açtı. Yazının çevirisini sunuyoruz: 

Hem ahlakımız hem de siyasetimiz, neredeyse hiçbir sorgulamaya ya da ciddi tartışmaya başvurmadan, insan ile “hayvan” arasındaki ayrımı mutlak kabul eder. Bir örnek vermek gerekirse, kürtaj ve ötenazi karşıtlığı gibi bir yığın ahlaki konuyla bağlantılı olan “yaşam öncesi”, çok ciddi bir siyasal başlıktır. Gerçekte kastedilen, insan yaşamı öncesidir. Kürtaj kliniklerine saldıranlar, vejetaryenlikleriyle ünlü değildir; Roma Katolik Kilisesinin takipçileri de, acı çekmekte olan evcil hayvanlarını “uykuya yatırmak”tan çekinmez. Kafası karışık pek çok insana göre, sinirleri bulunmayan ve acı hissedemeyecek olan tek bir döllenmiş insan yumurta hücresi, sadece “insan” olduğu için, sonsuz derecede kutsaldır. Başka hiçbir hücreye bu denli yüksek bir değer atfedilmez.
 
Ama bu tür bir “özcülük”, evrim anlayışından fazlasıyla uzaktır. Eğer bugüne kadar yaşamış olan tüm hayvanların neşe içinde yaşayabilecekleri bir cennet olsaydı, her bir tür ile diğerleri arasındaki çiftleşmelerin bir sürekliliğiyle karşılaşırdık. Örneğin, benim çiftleştiğim bir dişi, bir başka erkekle çiftleşebilirdi, ... vereceğim örnekte araya çok fazla basamak girmeden ... en son çiftleşilen erkek ya da dişi, bir şempanzeyle çiftleşebilirdi. İnsan ile bir Afrika yaban domuzu, kanguru ya da yayın balığı arasında bağlantı kurmamızı sağlayacak daha uzun, ama yine kesintisiz çiftleşme zincirleri de oluşturabilirdik. Bu, yalnızca spekülatif bir varsayım değil; evrim olgusunun kaçınılmaz bir sonucu.
 
Teorik açıdan, bunu anlayabiliyoruz. Ama bunun, aşağıdakilere benzer yollardan biriyle fiilen ortaya çıkması, her şeyi değiştirirdi:
 
1. Homo erectus ve Australopithecus gibi soyları tükenmiş insansıların (hominins) bugüne kalmış topluluklarının keşfedilmesi. Yeti-severlerin var olmasına karşın, böylesi bir şeyin gerçekleşeceğini düşünmüyorum. Dünyamız, ağaçlıklı çayırlarda yaşayan bir primat türünü henüz bulamamış olamayacağımız kadar iyi bir şekilde incelenmiş durumda. Homo floresiensis’in soyu bile 17 bin yıl önce tükendi. Ama böylesi bir şey gerçekleşse, her şeyi değiştirirdi.
 
2. Bir insan ile bir şempanzenin başarılı bir şekilde çiftleştirilmesi. Ortaya çıkan melez, bir katır gibi kısır bile olsaydı, bunun yaratacağı toplumsal şok dalgaları son derece etkileyici olurdu. Saygın bir biyolog, tam da bu nedenle, bu olasılığı, hayal edebileceği en ahlaka aykırı bilimsel deney olarak tarif etmişti: her şeyi değiştirirdi! Bunun imkansız olduğu söylenemez; ama gerçekleşmesi şaşırtıcı olur.
 
3. Bir embriyoloji laboratuarında yaratılan ve yaklaşık olarak eşit sayıda insan ve şempanze hücresinden oluşan deneysel bir şimera (iki ya da daha fazla türün genleriyle oluşturulan canlı; chimera). Bugün, insan ve fare hücrelerinden oluşan şimeraların yaratılması, laboratuarlarda yürütülen sıradan faaliyetlerden biri durumunda; ama bu şimeralar, doğacak kadar uzun yaşamıyor. Bu arada, türcü ahlakımızın bir başka örneği, belirli oranda insan hücresi barındıran fare embriyoları hakkında koparılan gürültü. “Araştırmalar konusunda daha katı kuralların getirilmesi için, bir şimeranın daha ne kadar insana benzer olması gerekiyor?” Bugüne kadar, bu, yalnızca teolojik bir soru olarak kaldı; çünkü, şimeralar hiçbir yerde doğma aşamasına yaklaşmadı ve insan beynine benzeyen hiçbir şey ortaya çıkmadı. Ama ahlakçıların çok sevdiği kaygan zemine girersek: Eğer yüzde 50 oranında insan ve yüzde 50 oranında şempanze hücrelerine sahip bir şimera üretip, bunu yetişkinlik dönemine kadar büyütseydik ne olurdu? Bu, her şeyi değiştirirdi. Yoksa böyle bir şey gerçekleşecek mi?
 
4. İnsan genomu ile şempanze genomu şu anda eksiksiz olarak biliniyor. Kağıt üzerinde, farklı genomları farklı oranlarla karıştırarak ara genomların elde edilmesi mümkün. Kağıttakileri ete ve kemiğe büründürmek, muhtemelen bazı okurlarımın yaşam süreleri içinde ortaya çıkacak empriyoloji teknolojilerinin varlığını gerektirir. Bunun yapılacağını, bizim ve şempanzelerin ortak atasının bir benzerinin yeniden oluşturularak hayata getirileceğini düşünüyorum. Yeniden oluşturulan bu “ata”nın genomu ile çağdaş insan genomunun arasında kalan bir genomun bir embriyoya yerleştirilmesi durumunda, ortaya, yeniden doğmuş Australopithecus gibi bir şey çıkar: İkinci Lucy. [Lucy: 1974’te Etiyopya’da bulunan üç milyon yıllık insanımsı iskeleti.] Ve bu her şeyi değiştirirdi (“değiştirecek” diyebilir miyim?).
 
Gerçekleşmeleri durumunda her şeyi değiştirecek olan dört olasılığı tarif etmiş oldum. Bunlardan herhangi birinin gerçekleşmesini umduğunu söylemedim. Bunu söyleyebilmek için daha fazla düşünmek gerekir. Ama ne zaman, daha önce sorgulanmamış olanları sorgulamak zorunda kalsak, bunun bende keyifli bir heyecana yol açtığını itiraf edeceğim.
 
(İngilizceden çeviren: Erkin Özalp)
 
Kaynak: http://www.edge.org/q2009/q09_16.html

 

 
İLGİLİ YAZILAR: 
 
TÜBİTAK’tan evrim teorisi kitaplarına fiili sansür!

Richard Dawkins, 'Evrim Çalışkanları'yla görüşmüş
 
Ülkelere göre evrim kuramının benimsenme oranları
 

 

 

 

AdaptiveThemes