Skip to content

BARIŞ ZEREN: Referandumun aritmetiğine değil, devrimin cebirine bakalım (Odatv.com)

16 Eylül 2010, ekleyen samata

Referandum sonucunun 12 Eylül darbesiyle çelişen tek bir yanı varsa o da toplumun bu kez apolitikleşmesi değil, hızla politikleşmesidir. Bu süreçte demokrasi, Kürt sorunu, bağımsızlık, Cumhuriyet ve daha bir çok başlıkta siyasal “retorik” bir kenara atıldı, bütün siyasal akımlar, bu zorlu ve kritik süreçte aldıkları konuma göre gerçek duruşlarını sergiledi: Ayrılar ayrı yere, aynılar aynı yere dizildi. 

Bütün bu yeni politikleşme sürecinde bir politik öznenin yeniden boy gösterişine tanık olduk: Sosyalist sol. Medyanın, siyaseti “CHP-MHP karşısında AKP” eksenli çekişmeden ibaret gösterme refleksi, “Hayır” oyuyla birlikte yepyeni bir meşruiyet ve ilgi yakalayan ve AKP’de temsil edilen siyasal programa karşı daha köktenci muhalefet üretebilecek bu yeni dinamiğin geniş kitlelerce izlenebilmesini engelledi. Bu durumda, sosyalist solun uzun yıllar yakaladığı enerji üzerine gözlemleri paylaşmak zorunlu oluyor.

HALKIN HAYIRI  

Referandum öncesinde sosyalist sol kabul edilenlerden bir kısmı Padişah’ın sol değneği olma rüyasıyla resmi aydın konumunu benimser, diğer kısmı ise Türkiye Kürtler’inin boykot iradesine destekle yetinmeyi uygun görürken; Halkevleri, Türkiye Komünist PartisiÖzgürlük ve Dayanışma Partisi ile Emek Partisi, bu arada irili ufaklı diğer pek çok sol çevre, AKP’nin paketine “Hayır” doğrultusunda ortak tutum benimseme kararı aldı.

Solda genelde yaşananın tersine, bu seferki birlik, tek başına enerjisi olmadığı için diğer çevrelerle bir siyaset ve diplomasi simülasyonuna girme gereği duyanlarca gerçekleştirilmiyordu. Tam tersine, ortak tutum benimseyen partiler ve örgütler, referandum sürecine gelinceye dek zaten kendi başlarına ve ciddiye alınır düzeyde taban çalışmasıyla iktidara muhalefet yapıyordu. Burada örnekleriyle anlatma olanağımız yok: Dört örgütün üyeleri de tarikatların arpalığı haline getirilen üniversitelerde, hükümetin zenginlere pazarlamak üzere yıkmak istediği mahallelerde, işçi kıyma arenası haline gelen tersanelerde, tekstil atölyelerinde egemen politikalarla yüz yüze ve –gözaltı, soruşturma, okuldan, işten uzaklaştırılma gibi– bedelleri göze alarak mücadele etmişlerdi. Dolayısıyla, referandumdaki ortak tutum, bu mücadelenin doğal ve zorunlu bir uzantısı oluyordu.

15 Ağustos günü, “Halkın Hayırı Var” platformunun ilan edildiği Ses Tiyatrosu buluşmasındaydım. Yalnızca dört parti temsilcileri değil, tiyatrocu, edebiyatçı, iktisatçı pek çok aydın da oradaydı. Dahası, neredeyse dört kuşak solcu, sosyalist, komünist her anlamda “hararetli” salona rengini vermişti: Hâlâ ateş alabilen eski tüfeklerden, 12 Eylül darbesine karşı hapishanelerde ya da dışarıda “güneşten ışık yontan” 78 devrimcilerine, 80 ve 90’lı yılların öğrenci, işçi, memur, mahalle hareketlerinin örgütleyicilerinden, bugün üniversitelerde üst üste soruşturmalar geçiren genç üyelere kadar herkesin katılımıyla sanki sosyalizm tarihi geçidiydi.

Peki, ya sol geçmişinin bir “kirli, anti-demokrat darbecilik tarihi” olduğunu keşfedip şimdiki kariyerizmini aklamaya çalışan “demokrat” etiketli içi geçmiş solla ayrışmaları? Konuşmalarımda, uzun süredir solu ideolojik, örgütsel ve siyasal olarak oyalamış olan bu kesimin solla bağlarını koparmasından ayrı bir memnuniyet duyulduğu izlenimi edindim. Aralarında eski arkadaşları olanlar, Kafkaesk bir duygu dalgalanması yaşıyorlardı: Böcekleşmiş Gregor Samsa’yı tiksinti ve üzüntüyle izleyen ailesinin, ondan kurtulduktan sonra duyduğu rahatlamaya benzer bir ruh hali söz konusuydu.

12 EYLÜL’ÜN MAĞDURLARI DEĞİL, “MUHATAPLARI”

Referandum tartışmalarında, egemen basın sosyalist solun “Hayır” ortaklığını mümkün olduğunca görmezden geldi. Üç ay önce adları solcu kahveleri dışında bilinmeyen Gregor Samsa’lar, “sosyalistlerin” temsilcisi sıfatıyla gecede üç tartışma programına çağrılıp AKP savunuculuğuna koşuluyor; oysa Türkiye sosyalistlerini hem sayı hem nitelik bakımından ağırlıkla temsil eden “Halkın Hayırı Var” platformu, beyaz yakalı haber kanallarında, gazetelerde istikrarlı biçimde yok sayılıyordu. Kim bilir, belki de, ÖDP’nin etkili adı Oğuzhan Müftüoğlu’nun her nasılsa çağrıldığı bir tartışma programında, mağduriyet simsarlarına karşı “devrimciler 12 Eylül’ün mağduru değil, muhatabıdır” yollu anımsatması tekel basını yazıişlerine pek sevimli gelmemiştir.

Ama hükümetin bu inisiyatifi yok saydığını söylemek mümkün değildir. Bu da şaşırtıcı değil; CHP’nin miting ve stant etkinliklerine dayalı metropol çalışmalarına kıyasla, “Hayır” sözünü kentlerin sokaklarına etkinlikle taşıyanlar sosyalistler oldu; üstelik sosyalist partilerin üyeleri, AKP’nin haksız, temelsiz propagandalarına tepki göstermekten de geri durmadılar. İstanbul Valiliği’nin, “halkın tercihlerine etkide bulunmasın” diye TKP’nin “Hayır” çalışmasını engellemesi, referandum sürecindeki iktidar baskısının simgesi haline geldi; referandum yaklaşırken, sokaklarda yoğunlaşan hem resmi hem sivil “evetçi” saldırılarının habercisiydi.

Sosyalistler, Ağustos ayında oluşturdukları ortak inisiyatifi, 29 Ağustos’ta Kadıköy’de düzenledikleri Halkın Hayırı Var Mitingi’yle meydana yansıttılar. Kısa süreli çalışmayla sekiz ila on bin kişilik kitle yakalanmasından ziyade, her anlamda yeni bir sol dinamiğin göze çarpıyor olması önemliydi. DİSK gibi işçi sendikaları ile köklü Alevi örgütlerinin destek verdiği mitingte uzak gecekondu semtlerinin öğretmenleri, AKP kadrolaşmasının gadrine uğramış alt düzey memurlar, bol miktarda basın yayın çalışanı görülebiliyordu; kuşkusuz işçiler, öğrenciler ve kadınlar azımsanmayacak bir oran teşkil ediyordu. Hürriyet’ten Kanat Atkaya’nın gözlemlerine katılıyorum: Basmakalıp solcu tipolojisinden daha çeşitli, lümpenlikten uzak, moralli bir kuşak; uğradıkları baskıları travma değil, espri malzemesi yapan, özgüveni hissedilen bir kitle söz konusuydu.

Özetle, her biri solda bir geleneği temsil eden dört sosyalist partinin başını çektiği “Halkın Hayırı Var” platformu, referandumda Hayır çıkması için gözlemcileri şaşırtan bir çaba gösterdi. CHP’nin yanından bile geçmediği, “emperyalizm” ve “sermaye sınıfı” sözcüklerini, bunların darbeyle ilişkilerini meydanlarda, mahalle kahvelerinde, bildirilerinde topluma anımsatan, AKP’ye en sert eleştirileri esirgemeyen, uzlaşmaz bir propaganda yürüttüler. Bu sırada sağın asla yapamadığını yapıp, AKP düzenine yanaşan işbirlikçileri hemen dışlamakta, sosyalizm kişiliğine sahip çıkmakta tereddüt etmediler. Yumurtalı ve boyalı protestolarla, Padişah’ın sol değneklerine karşı “Siz bizden değilsiniz” “Bunlar bizden değildir” mesajını netlikle vermekten geri kalmadılar.

SÜRPRİZ KALABALIKLARA SÜRPRİZ DİNAMİKLER

Bu moral, referandumda %58’lik evet oyuna rağmen sürüyor. Ne de olsa sosyalistler, referandumun aritmetiğine değil, “devrimin cebirine” bakarlar. Dört partinin de referandum sonuç değerlendirmelerinde, seçimde sağın bir blok oluşturduğu, AKP ile ABD’nin nikah tazelediği, 12 Eylül düzeninin yenilendiği, ama AKP’nin halkın önemli kısmını, özellikle sürükleyici kent merkezlerini, gençleri ve bilinçli kentli emekçi kitleleri teslim alamadığı vurgulanıyor. AKP’nin temsil ettiği programa karşı mücadelenin süreceğini bundan sonra 12 Eylül kurumlarının ve seçim sisteminin tasfiyesini, emeği, bağımsızlığı, kamucu kazanımları, bilim ve düşünce hürriyetini, Kürt halkıyla onurlu birliği savunan bir ortak politikanın örgütlenmesinde ısrar edileceği dile getiriliyor. Referandum değerlendirmesi yapan kadroların ve kitlelerin, bu yeni birliktelikten oldukça umutlu oldukları haberleri geliyor.

Gerçekten de, dar ve ucuz tartışmalara, bayağı kaygılara boğulmayan kişilikli bir sol; AKP’nin adaletsiz, haksız yönetiminden, daha da sıkılan siyasal İslam mengenesinden, idare-i maslahatçı Kemalizm’den bıkmış; ağır hamasetle Türkiye Kürtleri’ni en kirli “açılımların” kucağına iten dar milliyetçiliğe tepkili; dinamik, laikliği önemseyen, dünyadan haberdar, bilinçli ve basbayağı emeğiyle geçinen kitleleri kazanabilir. Belki de klişe meraklısı sosyologların “orta sınıf” diye damgaladığı, Cumhuriyet mitinglerindeki milyonlarda ya da 1 Mayıs’ta Taksim’i dolduran 300.000 kişide ya da Grup Yorum’u hep bir ağızdan söyleyen 55.000 izleyicide, bu yeni emekçi dinamikle yüz yüzeyiz – hepsi de etkinliklerin düzenleyicileri ve gözlemciler için sürpriz kalabalıklardır.

Referandumdan sonra da yüzde 42’nin ne olduğu merak ediliyor; CHP hak etmediği bir özgüvenle durumu kendisine bağlama arayışında. Oysa, ortada Kılıçdaroğlu’nun yarattığı bir rüzgar yok, onun yelkenlerini dolduran bir tepki rüzgarı var. 

İktidarın tehditlerini ve hiç kuşku duymadığım sandık hilelerini saymıyorum; Erdoğan’ın her mitinginde “Komünistler de Hayır diyor” sözleriyle geleneksel anti-komünist önyargıları kaşımasına, MHP’nin kadrolarıyla, tabanıyla siyasal İslam’a koşmasına, CHP’nin ise referandum süresince yürüttüğü gönülsüz ve düşük profilli muhalefetine rağmen yüzde 42’lik bir oran “Hayır” vermişse, bu yalnızca “Halkın Hayırıdır”. Ciddi bir iradeyle buluşmayı bekliyor.

Kaynak: http://www.odatv.com/n.php?n=referandumun-aritmetigine-degil-devrimin-cebirine-bakalim-1509101200

 

 

AdaptiveThemes