Skip to content

NECMİ ERDOĞAN: Sınıf karşılaşmaları: Kapıcının kızı (Birgün)

18 Eylül 2010, ekleyen samata

17 Eylül 2010

Geçenlerde yalnızca bir iki gazetenin “üçüncü sayfa”sında küçük bir yer bulabilen ve birkaç internet yorumu haricinde pek kimsenin konu etmediği bir haber yayınlandı: Mersin’de 12 yaşındaki S., oturdukları apartmanda kapıcılık yapan bir ailenin 11 yaşındaki kızları Ebru’yu saçını kendisiyle aynı modelde kestirdiği için kıskanarak merdivenden iteklemiş. Merdivenlerden yuvarlanan ve binanın giriş kapısının camından dışarıya fırlayan Ebru’nun kesik oluşan bacağına 35 dikiş atılmış ve kırılan ayağı da alçıya alınmış. Ebru halen yürüyememe tehlikesiyle karşı karşıya. Annesi aynen şunları söylüyor: “Olaydan önce S.Ö. kapımıza sürekli gelerek ‘sizler kapıcısınız’ diyerek küçük görüyor, alay ediyordu. ‘Çocuktur’ diye bir şey demedik. Ancak kızım bayram için saçlarını kestirince bu kötü olay yaşandı. Şimdi kızım yatağa mahkûm oldu. Fakir olmak suç mu? Eşim, alnının teriyle çalışıp bizlere bakıyor. Kapıcı olmak suç mu?”

Türkiye toplumunun yakın tarihini yazacak olanların 12 Eylül referandumundan bir gün önceki tarihli bu “üçüncü sayfalık” habere konu olan şiddetli karşılaşmayı “siyaseten bölünmüş coğrafya” haberlerinin yanına koyması lazım. Ama bu olayın yepyeni olduğunu söyleyemeyiz. Walter Benjamin’in deyişiyle aslında “tek bir felaketten” ibaret olan ezilenler tarihinin tekrar edip duran anlarından biri bu çünkü. Osmanlı toplumunda konağın sahibi olan kadınlarla aynı kıyafetleri giymelerine izin verilmeyen -adları bile kendilerine özel olan- cariyeler, tıpkı yine Ebru gibi saç modelleri veya kılık kıyafetleri ile orta sınıf modasına veya “imaj merakına” özendikleri için “sperm israfı” olarak görülen  “apaçiler” vb ile Ebru arasında bir akrabalık var. G. Özyeğin’in kapıcılarla ilgili belki de tek çalışma olan “Başkalarının Kiri” başlıklı kitabının hemen başında ailesinin kapıcılık yaptığını utandığı için kendisinden gizlemesinin hikâyesini anlattığı okul arkadaşı kız ile Ebru arasındaki yakınlık ise fazlasıyla aşikâr. Artık kapıcı çocukları ile orta sınıf çocukları aynı okullarda pek yan yana gelmez olduklarına göre, Ebru’nun onun gibi yapmasına gerek kalmıyor olabilir. Ama onun utancı ile Ebru’nun ve annesinin gazetelere resmi basılmaktan duymuş olabilecekleri utanç aynı yaraya, sınıfın gizli yarasına işaret ediyor. “Gazeteye çıkmayı” istemeleri veya kabul etmeleri de, ezilenlerin içlerinde açılan yarayı bir başka yaralayıcı şeyle pansuman ettiklerini gösteriyor.

EBRULAR’A DÜŞEN ROL...
Kısacası sınıfsallığın türlü fizik ve sembolik şiddetlerinin tarihsel olarak küçük, ama Ebru için büyük bir tezahürü ile karşı karşıyayız. Ancak Türkiye toplumsal tarihi düşünüldüğünde, sınıf ilişkileri ve hiyerarşilerinin bu derece keskin ve dramatik biçimler almasının görece yeni olduğunu da kaydetmeliyiz. Zira Ebru’nun dünyası, okuduğu Kemalettin Tuğcu romanlarıyla bodrumda veya karşıdaki gecekondularda yaşayanlara romantik bir ilgi ve şefkatle yaklaşan apartman sakinlerinin kaybolmaya yüz tuttuğu bir dünya. Böyle bir dünyada Ebru’lara düşen rol de ortasına düştükleri sömürü ve gösteriş dünyasına karşı kendi ahlaki silahlarına sarılmak değil de, imajların hükmünü kabullenerek -Bourdieu’nun deyişiyle- egemen sınıfın “gırtlağı ile konuşmak” (allodoxia) olabiliyor. (İmajlar planındaki sınıf karşılaşmalarının günümüzdeki önemli örneklerinden biri olan “apaçi imajı”nı bir başka yazıda ele alacağım.) Tabii bunda köyden gelmiş Kezban’ın yalıdaki zenginlerin kendisini aşağılamalarına karşı “iç güzellik” silahıyla çıkmasının devrinin geçmiş görünmesinin de payını unutmamak lazım. Türkiye toplumunun bugününü anlamak için iyi bir hareket noktası, Yeşilçam filmlerinin “klişe” sahnesi olan şımarık zengin kızın kenar mahalleli veya köylü kızla karşılaşması ve onunla alay etmesinin (“zengin oğlan ve fakir kız aşkı” ekonomik, kültürel ve mekânsal süreçlerin “başka dünyaların insanları”nı “bambaşka dünyaların insanları” haline getirdiği ölçüde artık gerçekten masal haline gelmişse de) şimdi daha bariz veya dramatik bir şekilde yaşanmasına rağmen artık pek de konu edilmez olmuş olması değil midir?
O filmlere ağlayanlar biraz da Ebru’lara ağlamışlardı. O gözyaşlarında Türkiye toplumunun tarihindeki bir yara olarak sınıfsallığa gücenmenin, sınıfsallığın tümüyle içselleştirilememiş tarihsel bir travma olmasının izlerini bulabiliriz. Bu sınıfsallığın ve onun travmasının çocuklar arasındaki ilişkilere sirayet etmesi ise çok daha çarpıcı bir durum tabii. Özel okul çocukları ile devlet okulu çocuklarının birbirinden apayrı dünyalarda yaşadıkları ve bunu da doğal saymak gerektiğinin vazedildiği bir yerde, “çocuk zalimliğinin” böyle biçimler almasına şaşmamak gerek. (S.’nin sınıfsal konumunun bilinmediği ve Ebru’nunkinden çok da farklı olmayabileceği, diyelim kirada oturan bir memur ailesinin çocuğu olabileceği gibi bir itirazda bulunulabilir. Böyle bir durum pekâlâ mümkündür. Ancak bir toplumsal ilişki olarak Ebru ile S.’nin ilişkisini düzenleyen mantığın sınıfsal olmasıdır bizim için önemli olan.)
Olayın yaşandığı apartmanı bir mikrokozmos olarak düşünelim: Bu apartmanın farklı “özne konumlarına” sahip sakinlerini bir arada tutan şey paylaştıkları veya çatıştıkları değerler ve kodlardan çok, Ebru’ya karşı işlenende olduğu gibi kolektif -ve asla S.’ye yıkılamayacak olan- bir suçtur belki de. Kimsenin açıkça telaffuz etmediği ve üstlenmediği, ikrar edilmesi durumunda sakinler arasındaki bağın çözüleceği, işlenmemiş ve işlenmiyormuş gibi yapılan bir günah: Bir suç ortaklığı olarak sınıfsallık.
Oysa bu muhayyel apartman hakkındaki egemen (ve kısmen de hegemonik) ideolojiye sorarsak, apartmanda var olan asli iktidar defalarca apartman yönetimine el koymuş olan emekli albayın iktidarıdır; dahası küçük Ebru’nun başına gelenleri mevzu edenler de gizli gizli albayın iktidarına hizmet eden, demokrasi düşmanı, geri kafalı solculardır. Bu söylemle yine hegemonik bir dirsek teması içindeki “sol” bir söylem ise ya Ebru’nun başına geleni dert etmeyi anlamsız bir sınıf takıntısı olarak görüyor ya da Ebru’nun sorunu ile ancak albayın iktidarına son verilmesinden sonra meşgul olunabileceğini söyleyerek ileri bir tarihe randevu veriyor.
Emekli albayın vaktiyle hem site yönetiminin ve hem de apartmanın aynı zamanda müteahhidi olan kat malikinin destek ve teşvikleri ile binanın müştemilatına kapatıp türlü ezalar çektirdiği mahallenin uslanmaz çocukları şimdiki yönetici ve kat malikleri tarafından onun gizli müttefiki olmakla suçlanıyorlar bugün. Bu suçlamanın kendisi  “sembolik” de olsa bir eza olduğu ölçüde o “şarabi eşkıyalar” ile Ebru arasında da bir akrabalık ve kader birliği var. Yine o uslanmaz çocukların Ebru’ların merdivenden yuvarlandırılmasına karşı durdukları ve binanın katlarını düzleme mücadelesi verdikleri için eza çekmiş olduklarından Ebru’nun haberdar olamaması ise, hep “Vay yenilenlerin haline!” demiş olan tarihin hiç de garip olmayan bir cilvesi. (Ama tabii melodramların “Ben senin babanım yavrum!” cümleli sahnesindeki gibi bir kucaklaşma veya bizzat Ebru’ların o yaramaz çocuklar haline gelmeleri yine o tarih açısından “zorunlu bir olasılık”.)
Onlar müştemilata atılırken albaya alkış tutan veya onların müştemilattan gelen çığlıklarına kulak tıkayanlar şimdi albay hakkındaki anlatılarına bu hikâyeleri -tabii kendilerini katmadan- arsızca dahil ediyorlar. Albayın o çocukları asmasıyla aynı esnada apartmandaki “ışık”lı evlerde oturanları beslediğini es geçtikleri gibi, uzak tarihteki ev ayini baskınlarının hatırası ile bir zulüm anlatısı kurarken, albayın yakın tarihlerde apartman sakinlerine attığı nutuklardaki ilahi alıntıları unutturuyorlar. (O zulme konu olduğunu söyledikleri kutsal kitabın Ebru’lar hakkındaki buyruklarını ise kendileri unutmak istiyor.)

SİHİRBAZ NUMARALARI
Bu egemen söylem ne kadar kendi egemenliğini sihirbaz numarasıyla gizleyecek bir örtü olarak apartmana adabımuaşeret, ahlak ve disiplin getirmek isteyen emekli albayın kendinden kaynaklı iktidarından dem vurup dursa da, albay çoktan yaşlanmış ve evine kapanmıştır. Ondan geriye kalan tek şey bina girişinde hâlâ asılı duran balkona şortla çıkma yasağıdır; ama bu yasak da fiilen delinmektedir. Ayrıca emekli albayın eskiden de site yönetiminin buyruklarıyla hareket ettiği, inşaat şirketinin yönetim kurulu üyeliği yaptığı ve hatta bizzat müteahhitliğe soyunduğu için “kendi başına” hareket etmediği ve zamane yöneticisi ile akraba olduğu da söylenebilir.
Zaten adı bile “plaza” özentisi (“Plaza Sitesi”) olan bir apartman artık albayın bina girişine astığı yazılı emirlerle zapturapt altına alınabilecek bir yer olmaktan çıkmıştır. Zira apartmana giriş çıkışları albayınki gibi bir nizama sokmanın devri çoktan geçmiş, apartmandaki internet trafiğini otomatik olarak izleyecek teknikler devri başlamıştır. Albayın bilmem kaç numaralı bildirisindeki apartman sağlığı (diyelim “sağlıklı yaşam için spor”) ile ilgili emirleri de çoktan hükümsüz kalmış ve apartman sakinleri oturma odalarındaki televizyonları karşısında medyatik doktorların kolesterolle ilgili uyarılarını kendi iradeleriyle ve can kulağıyla dinler olmuşlardır. (Böyle bir biyo-iktidar diğerinden daha mı az iktidardır?) Muhtemeldir ki apartman yönetimi diğer kat maliklerinin ve hatta kiracıların çoğunluğunun desteğini alan “sivil” müteahhidin veya hempalarının işidir artık. Bir başka ihtimal, apartman yönetiminin işletme mantığı ile tümüyle profesyonelleştirilmiş ve güvenliğin de -yine sivil- özel şirketlere ve onların asgari ücretle çalıştırdıkları yetişkin Ebru’lara sağlatılıyor olmasıdır. (Zaten site yönetimi de apartmanlara yaptığı “önleyici müdahaleleri” profesyonel şirketlere havale etmeye çoktan başlamıştır.) En muhtemel olanı da, sentezlere pek meraklı olunan bu binada grotesk bir melezleştirme gerçekleştirerek geleneksel-patrimonyal zihniyet ile gözetim ve denetim toplumu mantığının hercümerç edilmiş olmasıdır. Yani zamane yöneticisinin (apartmandaki 23 Nisan törenlerinde koltuğunu devrettiği -elbette Ebru’dan başka bir- çocuğa söylediği üzere) “astığı astık, kestiği kestik” tavrı ile kameralı ve optik okuyuculu giriş çıkış düzenlemelerinin “çoğunluk iradesi” süsüyle bezenmiş terkibi. Böylece güzide bir üniversitemizde sağlanmaya çalışıldığı gibi, Ebru’ların S.’ler ile yan yana gelmesini veya karşılaşmasını -üstelik de “otomatik” olarak- önlemek de mümkün olmuş olabilir. Tabii Ebru’nun binanın altındaki dükkânda çalışan abisi veya ablasının işyerinde tuvalete ancak kartını optik okuyucuya okutarak girebiliyor olması ile zamane yöneticisinin bu duruma itiraz edenlere “ayakların baş olması” fırçası atmasının bir aradalığını da bu kutsal sentezin bir başka tezahürü olarak düşünebiliriz.

‘ÜST KATTAKİLER’ VE İKTİDAR İLİŞKİLERİ
Apartmanın kanaat önderi görünümlü “yeni din adamlarının” disiplin ve denetim teknolojilerinin sermayenin tiranlığı ile iç içe bir şekilde bu derece geliştiği ve derinleştiği bir binada iktidarı hâlâ emekli albayın kışla disiplininden ibaret bir “şey” olarak göstermekte ısrar etmelerindeki sinizmi bir tarafa bırakalım. Tabii apartmandaki iktidar ilişkilerinin hikâyesi horlamalarla sınırlı değildir. Bina hazine arazisi rüşvetle ucuza kapatılarak kondurulduğu, inşaatında çalışan işçiler sigortasız ve güvenlikten yoksun bir şekilde çalıştırıldığı (iskeleden düşerek öldüklerinde kimse tınmadığı), daire sahibi “serbest meslek erbabı” türlü dolaplarla konduğu parayı gayrimenkule yatırdığı vs. bir vakıa olduğu ölçüde sermayenin maddi hayat süreçlerinde mündemiç iktidarı da apartmanın asli zemini demektir. Ebru ile S. arasında -“sivil toplumun kendi içinde”- kurulan hiyerarşik ilişki ve antagonizmanın ötesinde, bizzat saç modeli sermayenin bir imaj şeklinde birikmiş haline işaret ettiği ölçüde iktidar ilişkilerinin bir parçasıdır. Tabii bir de bahsi geçen yeni din adamlarının sabah akşam apartmana yaydıkları lafların fikri iktidarı vardır ki bütün sakinlere “kutsal mazlumluk andı” içirmek, binanın tek hakikati olarak albayın geçmiş kötülüklerini belletmek ve bu kötülüklerin de onun kendi habis ruhundan neşet ettiğini düşündürmek istemektedir.
Albay’ın ilan ettiği olağanüstü hal bitmişse de Ebru’ların yaşadıkları olağanüstü hal devam etmektedir. Çünkü onların zamanı deja vu’nun zamanıdır; “o zaman da, bu zaman da” neredeyse tıpatıp aynısı yaşanan bir felaketin zamanıdır. İstisna değil, kural olan ve sömürü ve tahakküm ilişkileri sürdükçe sürecek bir olağanüstü haldir bu. “Üst kattakilerle” karşılaşılan apartman merdivenlerinde, korunaksız gemi iskelelerinde, gaz algılayıcısı kapatılmış maden ocaklarında, kapısına dışarıdan kilit vurulmuş tekstil atölyelerinde, boyacı kıyafetlerinin girmeye engel teşkil ettiği alışveriş merkezi kapılarında, resimleriyle alay edilen internet sitelerinde, temizliği yapılan evlerde kirinden sakınılmak için ayrılan bardaklarda hüküm süren bir alarm durumu...
Bu hale son vermek ise, Ebru’ların “zayıf da olsa mesyanik gücü”ne, mahallenin “eski” uslanmaz çocuklarının yerlerini almalarına bağlıdır. Benjamin vaktiyle “çocuk bilinci” ile “devrimci bilinci” birbirine benzetmişti. İkisi de bakarak ve tefekküre dalarak değil, dokunarak ve kurcalayarak (pratikle) işledikleri, şeylerin doğal görünen düzenini tanımadan iş gördükleri için. Bu olağanüstü hale son verecek “ilahi adalet” Ebru’ların şahsında bu iki bilincin tekrar cisimleşmesinin eseri olacaktır.
Ebru’nun yatağa uzanmış ve annesinin de yanına ilişmiş bir halde göründüğü gazete resmine bakarken, sınıfsallığın şiddetine karşı bir “ilahi şiddet” (“şiddet olmayan şiddet”) olarak ezilenlerin çığlığını duymak mümkün. Bize düşen ise o çığlığı yükseltmek.
Kaynak: http://birgun.net/actuels_index.php?news_code=1284734543&year=2010&month=09&day=17

Yorumlar

Son zamanlarda okuduğum en

18 Eylül 2010, yazan Burcakman,
Yorum no: 4657

Son zamanlarda okuduğum en güzel yazılardan birisiydi. 

Bu vesileyle Necmi Erdoğan'ın kalemiyle Ulus'u tekrar analım:

http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=22,153,0,0,1,0

Tersten bakıyorum

20 Eylül 2010, yazan Ziyaretçi,
Yorum no: 4686

Kapıcının kızının olduğu yerden bakıyorum.

Çocukları suçlamıyorum ben de. Daha rahat konuşmak için kahramanların yaşlarını büyütelim.

Üst kattakiler, evet zalimdir.

Ama üst kattakilerin şekline şemaline özenmek, onlar gibi olmak, kendini onlara benzetmeye çalışmak da ihanettir. Kendi güzelliğini araması lazım bodrumda oturanların. Kendi güzelliğini güvenle, onurla taşıyan zalimleri de kendine benzetir.

Bakınız grunge vb.

 

 

AdaptiveThemes