Skip to content

TÜLİN ÖNGEN: Sınıfsal bakış açısı? (Birgün)

22 Ocak 2010, ekleyen Hasan Duru

BirGün gazetesinin köşe yazısı teklifini zaman sorunu başta olmak üzere bazı tereddütler yaşamama rağmen kabul ettim. Bir iç muhasebesi yaptıktan sonra bazı fedakârlıkları göze almam gerektiği sonucuna vardım. Görüştüğüm arkadaşların gazetede sınıfsal perspektife duyulan ihtiyacı vurgulamaları bu kararı almamda özellikle belirleyici oldu.

Marx ve Engels’i ilk okuduğum gençlik yıllarımda özellikle zihnime çakılan, muhtemelen akademik mesleği seçmemde de etkili olan şu cümleyi hatırladım: “Bağımlı sınıfların özgürlük mücadelesinde yenik düşmelerinin bir nedeni, toplumsal konumlarının bilgisi üretmekten ve kendi düşüncelerini yaymaya yarayacak iletişim araçlarından yoksun bulunmalarıdır” (Alman İdeolojisi). Bu tespitin haklılığına yürekten inanan, sorunun yakıcılığının bilincinde olan birisi olarak bunun sorumluluğunu duymamam zaten olanaksızdı. Akademik yaşamın temposu içinde zamanım ve öteki sorumluluklarım elverdiği ölçüde bu görevi yerine getirmeye çalışacağım.

Kendi içinde tutarlı ve bütünlüklü bir sınıfsal bakış açısına bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız bulunuyor. Emek, son otuz yıl boyunca hiç aralıksız ve istisnasız yaşamın her alanında sermayenin saldırısına maruz kalıyor. Üstelik saldırının dozu giderek artmakta.. Sistem içi çözüm seçenekleri neredeyse tükenme noktasına geldi, ama burjuva demogogları meydanı boş bulup sınıf karşıtı söylemlerinde iyice fütursuzlaşmaktalar. Emek karşıtı koalisyon cepheyi habire genişletiyor, kendine yeni yeni mevziler buluyor.

Ne var ki tüm bu olumsuzluklara rağmen sınıf hareketi yine de sönümlenmiyor. Ne demokrasi açılımlarının sahte rüzgârları ne din, etnisite ve milliyetçilik üzerinden estirilen yapay fırtınalar, sınıfın çekirdeğini geriletmiyor. Alacakaranlık devam ediyor, ama Minerva’nın Baykuşu vakit geldiğinde uçmaya hazır bekliyor.

Sistemli ve etkili bir mücadelenin ön koşullarından biri de hiç kuşkusuz katıksız ve bağımsız bir dünya görüşüne, tutarlı bir sınıfsal bakış açısına sahip olmaktır. İdeolojik berraklık ve tutarlılık elbette tek başına zaferi garantilemez, ama koşulsuz bir teslimiyete karşı bir emniyet sübabı işlevi görebilir.. Öte yandan bu konuda hem sınıf hem de sol içinde ciddi bir kafa karışıklığı hüküm sürüyor. İçerikten çok diskurun önemsendiği günümüz dünyasında sömürüden, ezilmeden söz etmek, ekonomik ve demokratik hakları savunmak sınıfsal bir yaklaşım sanılabiliyor.

Oysa sınıfsal eşitsizlikler antik çağdan bu yana pek çok filozofun ve siyasetçinin üzerinde durduğu bir konudur. Bu insanların çoğu aslında ne demokrattı, ne de devrimciydi. Örneğin Platon, Aristo ve Sokrat gibi Yunan filozoflarından Smith ve Ricardo gibi klasik ekonomi politikçilere, Fourier ve Owen gibi ütopik sosyalistlerden Proudhon gibi anarşistlere, Mill ve Hill-Green gibi sosyal liberallerden Weber ve Keynes gibi burjuva bilimcilerine, Bernstein ve Kautsky’den gibi klasik sosyal demokratlardan onların çağdaş temsilcilerine kadar pek düşünür, hatta kimi dini önderler bile sınıfsal eşitsizlikleri sorun etmiş, ahlaki ve vicdani düzeyde kalsa da belli bir reaksiyon göstermişlerdir. Ne var ki genellikle sorunun kaynağından çok sonuçları üzerinde odaklandıklarından, çoğu kez bu sonuçları hafifletecek düzen içi seçenekler üzerinde durmuşlardır: Reformizm. Buna karşılık Marx ve Engels ile bu geleneğin temsilcileri soruna bambaşka bir açıdan yaklaşmış, dolayısıyla da tamamen farklı bir çözüm önermişlerdir: Devrim.

Sınıfsal bakış açısı, bana göre, önermesinin niteliğiyle yakından ilintilidir: İnsanın ve özgürlüğünün bütünlüğünü gözeten, bu bütünlüğü parçalayan toplumsal koşulların (kapitalizm) tasfiyesini öngören, bununla da kalmayıp yerine alternatif bir sistem (sosyalist) öneren bir bakış açısıdır. Kendini tek başına ekonomik mücadele alanıyla ya da yine salt siyasal ve kültürel hak talepleriyle sınırlandıran bir bakış açısı değil.

Çünkü üretim ilişkilerinde değişikliğe gitmeden, sırf bölüşüm ilişkilerini yeniden düzenleyerek çalışan sınıfların ekonomik ve sosyal konumları pekâlâ yükseltilebilir. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde bu tür iyileştirmeler hayata geçmiştir. Ne var ki sosyal refah devleti uygulamaları ne sömürüyü sonlandırmış ne de kalıcı olabilmiştir. Bu bağlamdaki talepler sınıf indirgemeciliğinin bir biçimi olan ekonomizme denk düşerler. Benzer biçimde daha fazla siyasal temsiliyet de söz konusu olabilir. Bu tür kazanımlarla yetinmek de indirgemeciliğin başka bir biçimidir: demokratizm. Çünkü siyasal haklar ne denli genişlerse genişlesin, emekçiler hâlâ yönetilen sınıf konumundadır. Geçim koşulları üzerindeki yönetim ve denetim erkinden uzaktırlar. Oysa özgürlüğün bu temel koşulu, sınıfsal bakış açısının da en başta gelen öncülüdür.

Kaynak: http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1264087439&news_code=1264153218&year=2010& month=01&day=22

 

 

AdaptiveThemes